Parti


Program

TAKDİM

Bu program, isabetli teşhis ve tespitlere bağlı, kalıcı çözüm yollarını ortaya koyan, teori ile pratiği birleştiren bir icraat programıdır.

Siyasi görüşü ne olursa olsun yediden yetmişe milletimizin tek vücut olması, kederde ve kıvançta bir ve beraber olarak ülkeye hizmette bütünleşmesi gerektiğine inanıyoruz.

Kalbi, vatan ve millet sevgisi ile dolu, ülkemizi ve milletimizi yüceltmeyi gaye edinen, devletimizin ilelebet yaşatılmasında kararlı kadrolarla; inanç, fikir ve azimle insanımıza hizmet etmeyi gaye ediniyoruz.

Partimiz; Atatürk İlke ve İnkılaplarına, hürriyetçi parlamenter demokratik sisteme, Anayasa ’ya ve kanunlara bağlıdır. Ülkeye ve millete hizmette siyaseti bir vasıta kabul eder. Vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, toplumsal barış ve uzlaşmayı her şeyin üstünde tutar.

İnsanı merkeze koyan bir tez mantığıyla milletimizin emrinde olacağımızı taahhüt ederiz.
Bu programın ülkemiz ve milletimize hayırlı olmasını dileriz.

I- GENEL DEĞERLENDİRME

DEĞİŞEN DÜNYADA TÜRKİYE’NİN YERİ

Hedef Ülke: Türkiye

Türkiye;
-Ekonomik çıkar çatışmalarının sınır ülkesi;
-İdeolojik çatışmaların tampon bölgesi;
-Doğu ve Batı kültürlerinin fay hattı üzerinde, bu kırılma noktalarının tam ortasında yer almaktadır.

Doğu Bloku’nun çökmesi sonucu ideolojik çatışma, büyük ölçüde ortadan kalktı ama ekonomik çıkar çatışmaları bütün dünyayı da içine alacak şekilde genişledi. Dinsel ve etnik çatışmalar, ekonomik çıkar çatışmasının güdümünde daha da keskinleştirildi.

a- Mevcut Durumun Tespiti

Geçmişte Türk Milleti, kendisini yükselten ve yücelten tarihi misyonuna sahip çıktığı dönemlerde dünyaya hükmetmiş; insanlığa adaleti, insan haklarını, ilmi, teknolojiyi ve medeniyeti öğretmiştir. 1700’lü yıllarda başlayan duraklama dönemiyle birlikte milletimiz ideolojik ve etnik entrikalar sonucunda her cepheden hücumlara maruz kalmıştır. I.Dünya Harbinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan milletimiz, İstiklal Savaşı’yla bir ölüm kalım mücadelesi vermiştir. Bu sıcak savaşlar, aslında asırlar boyu sinsi bir şekilde yürütülen siyasal, kültürel, sosyal faaliyetlerin bir sonucu idi.

Neticede İstiklal Savaşı’nda bu millet, Büyük Önder Atatürk'ün öncülüğünde Kuvayı Milliye ruhuyla kendine dönmüştür. Milli iradenin, tecelli ettiği, bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuş ve özgürlük mücadelesi veren ülkelere örnek olmuştur. Türk milleti, bir yok oluş olan Sevr Antlaşmasının dayattığı şartları kabul etmemiş Lozan Antlaşması ile özgür ve bağımsız bir devlet olduğunu kabul ettirmiştir.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, çeşitli sahalarda kalkınma plan ve projeleri uygulanmıştır. Kısmi sonuçlar alınmışsa da amaçlanan çağdaş medeniyet seviyesine ulaşılamamıştır. Bunun başlıca sebebi, milli kimlik ve bağımsızlık iradesinin 1938’den sonra büyük ölçüde yitirilmesidir. Oluşturulan yapay gerilimler, ülke insanının enerjisini tüketmiş, kalkınmayı sekteye uğratmıştır.

b- Bu Badireden Çıkış Yolu

b.1) Sorunların Çözümünde Yaklaşım Tarzımız

Önce insan diyoruz. Çözümler insana hizmete yönelik olmalıdır. İnsanın kendi yararına kazanılması ve çalışmaların bu yönde yapılması gerektiğine inanıyoruz. Her meselenin çözümünü kendi şartları ve disiplini içinde aramak lazımdır.

Her problemin çözümünde bilgi, beceri, plan ve programın yanında iyi niyet, samimiyet, dürüstlük, saygı ve insan sevgisinin asıl olduğuna inanıyoruz.

b.2) Bugün Gelinen Durum

Sorunların tesbiti ve çözümünde demokratik-hukuk devleti ilkesi esas alınmalıdır.
Bu bağlamda Türkiye’nin siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik vb. sorunları analiz edildiğinde en başta gelen tehdit ve tehlikenin milli bütünlüğümüze yönelik olduğunu görüyoruz.

Türkiye’ye karşı adeta ikinci bir Sevr projesi dayatılmaktadır. Bu tehlike ve tehditler Cumhuriyet’in kuruluşunda da aynıyla yaşanmış M. Kemal Atatürk de bizzat ‘dahili ve harici düşmanların’ olacağından bahsetmiştir. Bugün sanki tarih tekerrür ediyor gibi aynı tehlikeli gelişmeler yaşanıyor. Bu olumsuz gelişmeleri insanımızın ve milletimizin geleceği açısından tehlikeli buluyor ve tedbir alınması gerektiğine istiyoruz.

-Türkiye’nin şu andaki genel gidişatının bir olumsuzluklar portresi oluşturduğu ve bir meseleler yumağı haline geldiği gözden kaçırılmamalıdır.
-Uzun zamandan beri ülkemizde temel sıkıntılar giderek ağırlaşmakta ve kangrenleşmektedir.
-Terör, dış odakların siyasallaştırma çabalarıyla bölücülük noktasına yaklaşmaktadır.
-Enflasyon, yolsuzluklar, israf; plansız ve dengesiz icraatlar ekonomimizin kara deliklerini oluşturmaktadır.
-Dış odakların kışkırtması sonucu iç barış, birlik ve bütünlüğümüz ciddi tehdit altındadır.
-Pahalılık, işsizlik ve yoksulluk artmakta, eğitim, adalet, sağlık kurumları fonksiyonlarını sağlıklı bir biçimde yerine getirememektedir.
-İnsanımızın kendine güveni azalmakta, ahlaki değerler çöküntüye uğramakta, inkültürasyon faaliyetleri milli kimliği yok etmektedir.
-Ümitsizlik, güvensizlik had safhaya çıkmıştır.
-Yanlış politikalar, Türkiye’ye sürekli bir şekilde içte ve dışta itibar kaybettirmektedir.
-Küreselleşme ve AB süreciyle ülkemize adeta yeni bir Sevr dayatılmaktadır.

Bu kötü şartlar, bütün bu sıkıntıların üstesinden gelecek yeni ve sağlam bir siyasi yapılanmayı şart koşmaktadır.

Şüphesiz ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, vatanıyla milletiyle bölünmez bir bütündür.
Bayrağı ve sancağı ile, askeriyle, siviliyle; milli ve manevi değerleriyle ülkemizin toprak bütünlüğünün hassasiyetle korunması ve bundan taviz verilmemesi gerektiğine inanıyoruz. Ancak günümüzde ülkemiz siyasi, kültürel ve ekonomik kuşatma altına alınmış durumdadır. Türkiye adeta diz üstüne çökertilmek istenmekte ve bağımsızlığı tehdit edilmektedir.

Bugün içinde bulunduğumuz şartlarda, Misak-ı Milli sınırları içinde yeniden bir Kuvay-ı Milliye ruhuna muhtacız. Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi bugün de Kuvay-ı Milliye’nin bütün milletin katılması gereken milli bir görev ve bir vatanseverlik olduğunu düşünüyoruz.

Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehdit ve tehlikeler karşısında, kronik hale gelmiş problemler ve bütün bunlara karşı alınacak tedbirler ve getirilecek çözümler için ülkemizin bütün kurum ve kuruluşlarının, her vatandaşımızın birlik beraberlik içinde hareket etmesi bir zarurettir. Millet olarak en önemli meselemizin, birlik ve bütünlüğümüzün korunması olduğuna ve bütün problemlerin bu şuurla çözülmesi gerektiğine inanıyoruz.

Esasen bu husus, her türlü şahsi mülahaza ve siyasi menfaatin üzerinde tutularak ülkenin tamamında ulusal bir uzlaşma sağlanması, arzu edilen bir durumdur.

b.3) Yeni Bir Siyasal Oluşumun Zarureti

Türkiye’yi içine düştüğü badireden çıkaracak, milli kimlik ve şahsiyeti kuşanarak sorunlarını çözecek ve onu dünyada önder ülke yapacak yeni bir siyasi oluşum artık zaruridir.

Bu siyasi oluşumun diğer siyasi yapılanmalardan üç yönden farkı olması gerekir:

1- Tahlil, teşhis, tesbit ve çözüm hususunda bakış açısı, gaye ve niyeti farklı ve samimi olacak.
2- Gerçekçi çözümlere ulaşmak için hayali projeler yerine tatbik edilebilir projeler sunacak ve bunları zamanında gerçekleştirecek.
3- Bütün bunları hayata geçirecek ehliyetli ve yeterli kadroya sahip bulunacak.

Bu, vatanımıza ve milletimize sahip çıkma, onu layık olduğu yere taşıma misyonudur.

II- DEVLET YÖNETİMİ

Demokrasi, halkın iradesini öne çıkaran bir hürriyet ortamı vadeder. Bu ortam, inanç, fikir ve teşebbüs hak ve hürriyetlerinin sağlıklı gelişmesini sağlar. Hukuk ise, keyfiliği ve despotluğu ortadan kaldıran hak ve adalet arayışının bir yolu olarak bilinmeli ve bu çerçevede hukukun üstünlüğü esas alınmalıdır.

-Ülkemizde milli irade hakkıyla tecelli ettirilecek ve bu konudaki aksaklıklar düzeltilecektir.
-Siyasilerle halkın bütünleşmesi sağlanacak, devlet-millet kaynaşması, toplumsal barış ve uzlaşması sağlanacaktır.
-Devletin bütün kurum, kural, işlem ve eylemlerinin, insan haklarına dayalı demokratik bir anayasaya uygun olarak yapılanması ve çalışması ile ‘hukuk devleti’ ilkesi gerçekleşecektir.
-Adalet, demokrasi ve hukukun hakim olması ile tecelli ettirilecektir. Adalet, haklıya hakkını vermek, haksıza da haddini bildirmektir. Hukuku üstün kılarak adaleti hızla dağıtmak devletin görevidir.

Böylece devletle milletin kaynaştığı bir toplum oluşacaktır. Bunun da tabii sonucu; hak, adalet, hürriyet ortamı içinde kalkınmak ve güçlenmektir.

ATATÜRK İLKELERİ LAİKLİK ve İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ

a-Laiklik ve İnanç Özgürlüğü

Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel ilkesidir ve genel olarak, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını ifade eder.

Laiklik, din ve vicdan özgürlüğümüzün hem teminatı hem de sınırıdır.

Laiklik prensibiyle bu iki hedef birden sağlanmak istenmiştir.

Birincisi; devletin temel düzeninin dini esaslara dayandırılmamasını sağlamak, kutsal din duygularının şahsi nüfuz veya menfaat temini için kullanılarak istismar edilmesini önlemektir.

İkincisi ise; devletin dine müdahalesini önlemek, din ve vicdan özgürlüğünü sağlamaktır. Böylece laiklik, bir yandan devleti dine karşı öbür yandan dini, devlet gücüne ve şahsi nüfuz hırsına karşı korumayı öngörerek bir denge sağlanmıştır.

Laikliğin yukarıda belirtilen esaslara göre uygulanması sağlanacaktır.

b- Atatürk İlke ve İnkılapları

Türkiye Cumhuriyeti'nin nitelikleri, 1982 Anayasası’nın 2.maddesinde sayılmıştır. Bu madde, Anayasa’nın ilk üç maddesiyle beraber yine Anayasa’nın 4.maddesine göre değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez maddesidir. Bu maddenin metni şöyledir:

“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

Türkiye Cumhuriyetinin nitelikleri, Atatürk’ün devlet anlayışına hakim olan üç temel ilkeden kaynaklanmaktadır. Bunlar; ulusal devlet, tam bağımsızlık ve ulusal egemenliktir.Bu üç temel ilkenin açılımını ifade eden ilkeler ise şunlardır:

-Cumhuriyetçilik
-Milliyetçilik
-Halkçılık
-Devletçilik
-Laiklik
-İnkılapçılık

Bütün icraatlarımızda bu anlayış ve ilkeler temel oluşturacaktır.

III- İNSAN HAKLARI ve ADLİ YAPI

İnsan hakları, insanın doğuştan getirdiği en temel haklardır. Bu sebeple bu hakların korunması ve bu husustaki ihlallerin önlenmesi için; hukukun üstünlüğü sağlanacak, insan hakları hayata geçirilecektir.

Bu çerçevede insan haklarına saygılı yönetim anlayışı esas alınacaktır.

İnsan haklarının en büyük teminatının, yasal güvencelerle birlikte bu haklara saygılı eğitilmiş insan olduğu gerçeğinden hareketle, Anayasa’mızın tanımladığı hak ve ödevlere bağlı insan yetiştirilmesi sağlanacaktır. İnsan hakları ve hukukun üstünlüğünü sağlayan adalet sisteminin etkin ve hızlı çalışması için gerekli reformlar yapılacaktır.

Adalet Reformu

Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu yeniden yapılandırılarak Yargı bağımsızlığı sağlanacaktır

Yargıya ayrılan pay artırılarak Yargıç, yargı personelinin mali imkanları ve yargı altyapısı güçlendirilecektir.

Yeni kadrolar verilerek yeni mahkemeler kurulacaktır.

Yargıda bilgisayar otomasyonuna geçilecektir.

Avukatlar yargı sürecinin ayrılmaz parçası olduğundan hareketle, savcıyla aynı statüye getirilecektir.

Dava öncesi tahkim ve sulh müessesine işlerlik ve etkinlik kazandırılacak gereksiz dava yığılmaları önlenecek ve adalet geciktirilmeden dağıtılmış olacaktır.

Müeyyidelerin adalet ve caydırıcılık ilkelerine göre düzenlenerek, müeyyideler etkin bir şekilde uygulanacaktır.

Yasa değişiklikleri hukuk mantığına uygun yapılarak çelişkiler giderilecektir. Ceza ve harçlar yeniden düzenlenerek gereksiz dava yığılmaları önlenecektir.

IV- DEVLET POLİTİKALARI ve DEVLETİN ASLİ GÖREVLERİ

Devlet Politikasının Önemi

Bir devletin yaşayabilmesi için bölgesinde, dünyadaki dengeleri de dikkate alan bir devlet politikası takip etmesi gerekir.

Bu genel politika çerçevesinde devletin görev alanına giren konular planlanacaktır. İç ve dış politikalar, eğitim, sağlık, askeri, kültürel, maddi manevi kalkınmanın bütün sahaları, bu genel politikaya göre belirlenecek ve yönlendirilecektir.

Devletin Asli Görevleri

Devlet, öncelikle devlet millet kaynaşmasını temin edecek; toplumsal barış ve uzlaşmayı sağlayacaktır.

‘Sosyal devlet’ ve ‘sosyal adalet’ ilkeleri hayata geçirilecektir.

Hepsinden önemlisi devlet; iç ve dış güvenlik, adalet, eğitim, sağlık, gibi genel hizmetleri yürütecek; makro plandaki alt yapı projelerine öncülük edecek, diğer sahalarda özel teşebbüse teşvikçi ve yönlendirici olacaktır.

Devletimizin küçültülmesi değil, her sahada güçlendirilmesi esas olacaktır.

Devlet olmadan milletin, millet olmadan da devletin olamayacağı hakikati esas alınacaktır.

Devlet, milletine dayanacak ve güvenecektir.

Devlet kurumlarının verimli ve karlı çalışmasına önem verilecektir.

Özelleştirmenin hukuki altyapısı hazırlanacaktır.

Ulusal güvenlik açısından stratejik önemi olan KİT’ler(Kamu İktisadi Teşekkülleri) hariç diğerleri özelleştirilecektir.

V- İKTİSADİ POLİTİKALAR

İKTİSADİ KALKINMANIN ESASLARI ve GENEL YAKLAŞIMIMIZ

Üretim ve ihracat, ekonomik anlayışımızda öncelik taşımaktadır.

Kalkınmada en büyük faktörün yetişmiş insan olduğu gerçeğinden hareket edilecektir.

Ekonomide makroekonomik istikrar sağlanacaktır.

Bozulan sosyal dengeler ve gelir dağılımı düzeltilecek, işsizliğe, yoksulluğa son vermek için ekonomik refah geniş kitlelere yayılacaktır.

Bu hedefe ulaşmak için rekabete dayalı piyasa ekonomisi benimsenecek; ancak haksız rekabet de engellenecek ve insanımızın girişimciliği teşvik edilecektir.

Ekonomik hayatta devletin görevi; ekonomik istikrarı ve müteşebbis için en uygun ortamı sağlamak, sosyal ekonomik altyapı yatırımlarını zamanında gerçekleştirmek ve piyasa ekonomisinin toplum yararına işlemesini temin etmek olacaktır.

Enflasyonun kalıcı çaresi ve ekonomik istikrarın sağlanması ile kalkınmanın gerçekleşmesi, gelir seviyesinin yükseltilmesi ve gelir dağılımının adaletli olması ancak yaygın bir üretim ve ihracat seferberliği ile mümkün olacaktır.

Ülkenin kalkınmasında farklı özellik taşıyan bölgelerin dinamik yapısı ve cazip tarafları öne çıkarılacaktır. Belli sektörlerin, belli bölgelere yoğunlaşması teşvik edilerek dünya pazarlarında rekabet edecek konuma getirilecektir.

Ekonomik gelişme için, dar bölge yaygın sanayi sistemi ile üretim teşvik edilerek hayata geçirilecektir.

ENFLASYON VE KALICI ÇÖZÜMÜ

Ekonomik istikrarın bozulması ve yüksek enflasyon, zincirleme etkileriyle gelir dağılımını ve toplumsal barışı bozan siyasi ve sosyal bir tehlike haline gelmiştir.

Türkiye'de yıllardır kronik hale gelmiş enflasyon, kaynak israfına ve istihdam kaybına yol açmıştır.

Enflasyonla mücadelede başarısız olunmasının en büyük nedeni, enflasyona getirilen yanlış teşhistir. Bugüne kadar talep enflasyonu teşhisinde ısrar edilerek IMF telkinlerine uyulmuş, bu doğrultuda faizler yükseltilerek talep daraltıcı politikalar izlenmiş, tedavülde olması gereken para piyasadan çekilerek enflasyonun yükselmesine yol açılmış, piyasada oluşan durgunluk, işletmelerin kapanmasına, işsizliğin artmasına sebep olmuştur. Bu yanlış politikalar yüzünden ülkemizde stagflasyona yol açılmış ve ülke ekonomisi iflas noktasına getirilmiştir.

Oysa Türkiye'deki enflasyon, maliyet enflasyonudur, dolayısıyla çözüm, üretim faktörlerinin maliyetlerini azaltmakla mümkündür.

Bu noktada kamunun ödediği yıllık faizler sıfır noktasına indirilmeye çalışılarak oluşacak fark , proje mukabilinde kredi olarak üretime kaynak olarak aktarılacaktır. Bir başka ifadeyle devletin faiz yükü azaltılacak, buna karşılık emisyon hacmi genişletilerek proje karşılığı kredi verilerek üretim teşvik edilecektir. Üretim ve ihracat artırılacak ve yıllardır yaşanan enflasyon ortadan kaldırılarak makro ekonomik dengeler sağlanacaktır.

DEVLETİN EKONOMİDEKİ ROLÜ ve FAALİYET ALANLARI

Ekonomik gelişmenin güvenli ve sürekli kalabilmesi için devletin başlıca görevi; siyasal, sosyal ve ekonomik istikrarın temin edilerek ekonomik gelişme ortamının hazırlanmasıdır.
Devlet, tanzim edici olacak, vatandaşların iktisadi girişimlerini destekleyecek, ihtilaflarını çözecek, iktisadi istikrarı temin edici kurallar koyacak, kaynak bulmaya yardımcı olacak ve engelleri kaldırarak verimi artıracaktır.

Devlet, alt yapının hazırlanmasında öncülük edecektir.

Orman, su, maden, enerji gibi doğal kaynaklar konusunda mülkiyeti devlet tasarrufunda olmakla beraber ulusal güvenlik açısından stratejik olan alanlar hariç, geliştirme ve işletme hakları, devletin koyacağı esaslar içerisinde özel sektöre verilebilecektir.
Bu konunun teminatı, bağımsız ve etkin yargı olacaktır.

YABANCI SERMAYE, GELİR DAĞILIMI ADALETİ ve REKABET

Serbest rekabet, bir ekonomik gelişme, üretim ve kalite yarışı olarak görülecek; haksız rekabete fırsat verilmeyecektir.

Yabancı sermaye, ülkemizin egemenliğini zedelememek kaydıyla kalkınmada bir unsur olarak değerlendirilecektir.

Bütün ekonomik faaliyetlerde hedef; üretimin artırılması, kalitenin yakalanması ve gelirin adil bir şekilde tabana yayılması olacaktır.

Üretimde kalite ve verimliliği artırma ve maliyetleri düşürmeye yönelik politikalarla ihracat desteklenecektir.

VERGİLER

Vergilendirmede başlıca şu kıstaslar esas alınacaktır

Vergilendirmede adalet gözetilecektir.

Vergilerin türleri ve oranları düşürülecektir.

Vergiler, kurumlaşmayı ve yatırımları teşvik edecek şekilde yeniden düzenlenecektir.

İşçi, memur ve esnaf gibi belli bir gelir düzeyinin altında olanlardan vergi alınmayacaktır.

TEŞVİKLER

Yatırım teşvikleri tabana yayılacaktır. Devlet bu konuda yatırım ve üretimi şart koşacak ve paranın ürün olarak geriye dönmesini teminat altına alacaktır.

YATIRIMLAR ve ENERJİ

İktisadi ve sosyal kalkınmanın başlıca unsuru alt yapı yatırımlarıdır.

Enerji, kara ve demir yolu, liman, yurt içi ve yurt dışı haberleşme; kara, hava ve deniz ulaştırması gibi temel alt yapının yatırımlarını yapmak devletin asli görevleri arasındadır.

Ancak geri ödeme gücüne sahip projeleri, devletin koyacağı esaslar çerçevesinde halkın iştiraki ile yapılmasını teşvik etmek yerinde olacaktır.

Ülkemiz, primer enerji kaynakları bakımından fakir bir konumdadır. Bu enerji kaynaklarının % 55’i ithal edilmektedir. Düzenli, ucuz ve güvenilir enerji kaynaklarına bir an önce kavuşulması ilk alt yapı hedefleri arasında olacaktır.

Bu sebeple, başta Güneydoğu olmak üzere petrol arama faaliyetlerine hız verilecektir.

Ülkemizin madenleri arasında büyük yer tutan kömür yataklarımızdan elde edilen kömürün kalitesi iyileştirilecek.

Elektrik üretiminde kömüre dayalı termik santrallerin geliştirilmesi sağlanacak.

Elektrik üretimi ve tarım sulaması için baraj yapımına planlı programlı bir tarzda devam edilecek, zengin su kaynaklarımız değerlendirilecektir.

Jeo-termal enerji kaynakları, rüzgar ve güneş enerjisinden faydalanılması ile ilgili aktif stratejik projelere de işlerlik kazandırılacaktır.

Günümüzde nükleer enerjiye sahip olmak, hem ekonomik hem de savunma açısından bir zarurettir.

Çevrenin korunması kaydıyla nükleer santraller kurulacaktır.

Enerji sektöründe de yerli ve yabancı sektörün yatırım yapmalarına imkan sağlayacak düzenlemeler yapılacaktır.

Organize sanayii bölgeleri ile sanayi kuruluşlarına kendi ihtiyacını karşılamak üzere otoprodüktör santral kurmaları teşvik edilecektir.

SANAYİLEŞME ve TEKNOLOJİ

Rekabete dayalı serbest piyasa ekonomisinde önem verilen kaliteli bol üretim için devlet, alt yapıyı hazırlayarak hür teşebbüsü sanayiye teşvik edecektir. Öyle ki hantal tesisler yerine kaliteye ve çok üretime önem vererek yaygınlaşan bir politika izlenecektir.

Sanayi üretiminde hedef sadece iç ihtiyacı karşılamak olmayıp ihracata yönelik makro projeler geliştirilecektir ki döviz girdisiyle ülke ekonomisine katkı yapılabilsin. Özellikle bilgi toplumu ve iletişim çağının şartları dikkate alınarak bilgi teknolojisine, elektronik sanayiye önem verilecektir.

Sanayileşmenin, ekonominin belkemiğini teşkil ettiği gerçeğinden hareketle tarım ve hayvancılığın da teknolojik imkan ve yatırımlarla geliştirilmesi esas alınacaktır.

Türkiye’nin teknolojik atılımını gerçekleştirebilmek için şu alanlara öncelik verilecektir:

İleri teknolojiler teşvik edilecektir.

Ülke sanayii, esnek üretim teknolojilerine yönlendirilecektir.

TÜBİTAK gibi AR-GE(Araştırma-Geliştirme) kurumlarının imkanları genişletilecektir.

Ulaşımda demir yolu, metro, raylı sistemlere ve denizciliğe ağırlık verilecektir.

Uzay, havacılık ve savunma sanayilerinde alan ve ürün bazında yatırım ve gelişme stratejisi oluşturulacaktır.

Biyo-teknolojide AR-GE’ye önem verilecektir.

Çevre dostu ve enerji tasarrufu sağlayıcı teknolojiler tercih edilecektir.

TARIM ve HAYVANCILIK

Tarım sektörü, stratejik bir sektör olarak ele alınacaktır.

Geniş tarım alanlarına, geniş çaplı ormanlara ve ülkemizin büyük bir kesiminde yapılan hayvancılığa baktığımızda bu önemi daha iyi anlarız.

Tarımda makineleşmeye ve modernizasyona özel önem verilecektir.

Daha ziyade tarımla uğraşan köylümüz, sosyal yapımızın ana istikrar unsuru olduğu gibi tarım üretimi de iktisadi gelişmenin ve özellikle sanayi sektörünün başlıca kaynağıdır.

Türkiye bol suyu, zengin toprak alanları ve değişik iklim şartlarıyla bugünkünden kat kat daha fazla üretim yapabilecek kapasiteye ve potansiyele sahip bulunmaktadır.

Tarım sektöründe hızlı bir gelişmenin temini için aşağıdaki tedbirlere öncelik verilecektir.

Tarım ve tarıma dayalı sanayi ilişkileri, üretim-pazarlama zinciri içinde bir bütün olarak ele alınacaktır.

Başta yol, su, elektrik olmak üzere, köy ve şehir arasındaki alt yapı farklılıkları giderilecektir.

Hayvancılığın ve buna dayalı et, süt ve diğer ürünler sanayii ile su ürünlerinin her yönüyle geliştirilmesi sağlanacaktır.

Tohumculuğun geliştirilmesi için gerekli bütün tedbirler alınacak ve gerekli teşvikler sağlanacaktır.

Tarım ürünlerinde kalite ıslahı, standardizasyon ve ambalajlama konularına büyük önem verilecektir.

Gübre, tarım ve makineleri sanayi ve tarımsal ilaçlar konusunda yatırımlar teşvik edilecektir.

Tarım işçisi ve yatırımcısı, üretime yönelik faydalı projeler için teşvik edilerek, tarım ürünleri seferberliği başlatılacaktır.

Tarımda teknolojik gelişme ve iktisadi verimlilik dikkate alınarak; tarım reformu yapılacaktır.

Tarımsal araştırma ve geliştirme hizmetlerine ağırlık verilecektir.

ORMANCILIK, MADENCİLİK ve SU ÜRÜNLERİ

Mevcut ormanlarımızın verimli bir şekilde işletilmesi sağlanacaktır.

Orman içi köylülerimiz gelirlerini artırmak ve refah seviyesini yükseltmek için tarım ve hayvancılık devletçe desteklenecektir.

Denizler ve iç su kaynaklarından elde edilen su ürünleri üretiminin artırılması ve pazarlanması için üreticilere teknik ve finans yardımı yapılacaktır.

ULAŞTIRMA ve HABERLEŞME (TELEKOMÜNİKASYON)

Alt yapıların geliştirilmesi ve verimliliğin artırılmasının temel şartı olan ulaştırma ve haberleşme hizmetlerinin etkin ve verimli seviyeye kavuşturulması sağlanacaktır.

Kara yolu ağının standartlara uygun olarak eksiklikleri giderilecek, kalitesi yükseltilecek, trafiğin yoğun olduğu bölgelerde oto yollar, diğer bölgelerde ise bölünmüş yollar yapılmasına özen gösterilecektir.

Trafik kazalarını önlemek için yol kalitesi artırılacak ve gerekli yasal düzenlemeler de yapılacaktır.

Mevcut demir yolu ağımızın uzunluğu artırılacak ve kalitesi yükseltilecektir.

Taşımacılığın demir yolundan ve deniz yolundan yapılmasına ağırlık verilecektir.

Telekomünikasyon ve haberleşme alanında en son teknolojiler kullanılarak, kaliteli ve süratli hizmet esas alınacaktır.

ESNAF, SANATKARLAR ve KOBİLER

Ülkemizde esnaf ve sanatkarlar ile küçük ve orta ölçekli işletmeler hem ekonomik ve sosyal gelişmenin kaynağı, hem de istikrarlı ve dengeli kalkınmanın vazgeçilmez unsurudur.

Ekonomik krizlerin bir nevi sigortası olan KOBİ’ler özellikle desteklenecek ve teşvik edilecektir. Bunların çağdaş teknolojiyi kullanmaları sağlanacak, üretimle ilgili her türlü bilgi ile donatılacak; yatırım ortakları, teknoparklardan yararlanma ve küçük sanayi sitelerinin kurulması ve desteklenmesi öncelikli konular arasına alınacaktır.

VI- SOSYAL POLİTİKALAR

Sosyal Politikanın Esasları

Maddi ve manevi kalkınmanın temel amacı, insana hizmet ve sosyal gelişmenin sağlanmasıdır. Sosyal gelişmenin sürekliliği iktisadi gelişme ile yakından ilgilidir.

Anayasamıza göre, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ‘bir sosyal hukuk devleti’dir. Bunun manası; devlet olarak sosyal gelişmeyi ve insanımızın refah ve mutluluğunu artırmayı hedef almaktır. Bu sosyal adalet ve fırsat eşitliğinin yaygınlaştırılması, bölgeler arasındaki gelişmişlik farklarının giderilmesi, herkesin insanca yaşayacak bir iş ve gelirle normal bir hayat standardına kavuşturulması demektir.

SOSYAL KALKINMADA DEVLETİN ROLÜ

Sosyal hukuk vasfıyla devlet, istihdam, eğitim ve öğretim, sağlık, konut ve sanayileşme ile ilgili tüm hizmet ve faaliyetlerin tanzimi, teşviki ve yönlendirilmesi ile görevlidir.

Bütün vatandaşlarımızın sağlık hizmetlerinden yararlanmaları sosyal güvenlik anlayışımızın esaslarını teşkil eder.

Devlet, sosyal güvenlik ve sosyal yardım politikası ve uygulama esaslarını, çalışmayı ve muhtaçların korunmasını esas alacaktır.

İşçi, memur, çiftçi, küçük esnaf ve sanatkar, emekli, dul ve yetimler ile kimsesizlerin sosyal güvenliğe kavuşturulmaları, eğitim ve öğretimde fırsat eşitliği sağlaması, devletin sosyal politikasının gereği olacaktır.

Güçlü Devlet Güçlü Millet

IMF'ci partiler , liberalizm adına vatandaşın güvenliğinde, sağlığından, eğitiminden, ekmeğinden kesiyor faizci- tefeci hortumcuya yediriyor. Bir yılda iç ve dış borç faizlerine ödedikleri para 45 katrilyon Türk lirasıdır.

BTP bu küresel soyguna son vererek hortumculardan kestiği 45 katrilyonu milletimize dağıtacaktır.

Bütün siyasi iktidarlar, IMF dayatmaları doğrultusunda devleti küçültme söylemi ile zorunlu kamu harcamalarını dahi kısarak tüm vergi gelirlerini faizlere tahsis etmişlerdir. Son yıllarda kamu harcamalarına ayrılan pay milli gelirimizin %26 sına kadar düşürülmüştür.

BTP tek başına iktidara gelecek, millet devletine güvenecek.

Çünkü BTP projeleri ile güçlü devlet, güçlü millet anlayışı doğrultusunda eğitimli, sağlıklı geleceğe güvenle bakan nesiller yetiştirecektir.

BTP, güçlü devlet, güçlü millet projesi ile, devleti küçültme bahanesi ile terk edilen eğitim, sağlık, sosyal güvenliğe gereken parayı ayıracak ve başta altyapı ve stratejik sektörler olmak üzere kamu yatırımlarına hız verecek, tarım ve sanayiye destek verecektir.

Sosyal Güvenlik Reformu

Sosyal güvenlik alanında köklü bir reforma giderek tüm vatandaşlarımızın sosyal güvenlik şemsiyesinden faydalandırılması esas alınacaktır.

Emeklilerimizin Yüzü Gülecek

Emeklilerimizin vergi ve kesintileri kaldırılarak, maaşlarına eklenecektir. Çalışanlar ile emekliler ve emeklilerin kendi aralarındaki (memur-işçi-bağkur) maaş farkları daha makul ve adil hale getirilecektir.

Maaş Kuyruklarına Son Her Emekliye Kredi Kartı

Yıllardır emeklilerimize maaş ödemeyi çile haline getiren iktidarlara hayret etmemek mümkün değil. BTP, emeklilerimizin maaşını çekmek için kullandığı bankamatiğe, kredi kartı fonksiyonu ilave ederek emeklinin maaş kuyruğunda bekletilmesine son verecektir.

Hastane Kuyruklarında Can Vermeye Son

Emeklilerimize ikamet ettikleri yerlerde özel hastaneler dahil tüm hastanelerden yararlanma imkanı getirilerek hastane kuyruklarına son verilecektir.

AİLE ve GENÇLİK

Toplumun temeli olan ailenin korunması, sağlam bir yapıya kavuşturulması millet
olarak istikbalimizin teminatı olacaktır.

Ailenin güçlendirilmesi hedefine yönelik olarak ekonomik, sosyal ve diğer bütün düzenlemeler yapılacaktır.

Aile içinde kadına layık olduğu önem verilerek yeri korunacak ve her türlü istismarı önlenecektir.

Nüfusumuzun yarısını oluşturan kadınlarımızın, -her türlü hak ve hürriyetlerle donatılarak- toplumdaki saygınlığı teslim edilecektir.

Keza; yine aile içinde gençliğe özel bir önem verilecek; gençlerin istikbalimizin teminatı olduğu gerçeğine göre hareket edilecektir.

Toplumumuzun yarısının 20 yaş ve altındaki gençlerden oluştuğu düşünülürse bu konuya ne kadar köklü plan ve projelerle eğilmek gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Gençlik ve Aileye Güçlü Destek

1- Faizsiz bir yıl geri ödemesiz yuva kredisi: Evlenmek ve yuva kurmak isteyen genç eşlere ev kurma desteği sağlanarak sağlıklı aile yapımızın korunması ve geliştirilmesi sağlanacaktır. Evlenmek isteyen ve imkanı olmayan eşler, bir yıl geri ödemesiz, ikinci ve üçüncü yılda taksitle ödeme koşulu ile yuva kredisi alarak evliliğini yapabilecektir. Evlenmek isteyen yoksul gençlere ise karşılıksız yardım yapılacaktır.

2- Her mahalleye sağlık ocağı, sağlık ocağından diğer hastanelere sevk imkanı tanınarak kadın ve çocuklarımızın sağlık hizmeti yerinde verilecektir.

3- Kimsesiz yaşlılara maaş bağlanacaktır. Geçimleri devlet garantisinde olacaktır. Şehit yakınlarına, kimsesiz çocuklara, özürlü ve dul kadınlara maaş bağlanacaktır. Özürlü ailelere ilaç ve bakım masrafları karşılanacaktır.

4- Kadınlara beldelerde kültürel ve sportif faaliyetler yapabilecekleri çocuklarını eğlendirebilecekleri sosyal merkezler açılacaktır.

5- Ev hanımlarına beceri kursları ile belli beceriler kazandırılacak. ve el becerilerine sahip iş yapmak isteyen ev hanımlarına ihtiyaç duydukları makine için finans desteği sağlanacaktır.

6- Ev hanımlarına prim ödemeksizin emekli olma hakkı verilecektir.

7- Doğum yapan her anneye ortalama bir memur maaşı kadar doğum yardımı yapılacaktır. Her doğan çocuk için vasat memur maaşının beşte biri kadar çocuk yardımı yapılacaktır. Bu yardım çocuğun iş sahibi olmasına kadar devam edecektir.

ÇALIŞMA HAYATI

Genel Bakış

Çalışma hayatı düzenli, istikrarlı ve barışçı bir hale getirilecek; bu hususta gerekli mevzuat düzenlemeleri yapılacaktır.

Özel girişimciliğin teşvik edilmesi yanında sosyal devlet ve sosyal güvenlik mevzuatının da dengeli ve pratik bir düzeye getirilmesi sağlanacaktır.

İşçi ve işverenin haklarını adaletli bir şekilde düzenleyen, çalışanlar için iyi şartlar ve iş yanında verimlilik sağlayan yeni bir çalışma mevzuatı geliştirilip tatbike konacaktır.

Toplu sözleşmeler bir kavga mantığından çıkarılarak bir uzlaşma ve anlaşma zeminine çekilecektir.

Sendika kurma, toplu sözleşme, grev ve lokavt hakları, özgür ve demokratik ortamda çalışma hayatını düzenleyen ana unsurlardır. Bütün bu demokratik haklar, bir kavga mantığı ile değil, ülkeye hizmet, hizmette yarış ve yarışta ileriye gitmek için olacaktır.

İşçilerimizin çalışma şartlarının iyileştirilmesi ve iş güvenliğinin sağlanmasıyla ilgili tedbirler alınacak, gerekirse yasal düzenlemeler yapılacaktır.

Yurt dışında bulunan işçilerimizin her çeşit hak ve menfaatlerinin korunması için gerekenler yapılacaktır.

İstihdam

En büyük sosyal adaletsizliklerden birisi olan işsizliğin azaltılması ve istihdam sorununa köklü ve kalıcı bir çözüm bulunması, devlet olmanın gereği ve bir zarurettir. Bunu bir temenni olmaktan çıkarıp uygulanan bir realiteye dönüştürmek için üretime yönelik yatırımlara önem verilecektir.

Teknolojik gelişme ve iktisadi verimlilik arttıkça tarım sektörünün istihdam gücü o oranda azalmaktadır. İlave istihdam imkanları ancak hizmetler ve sanayi sektöründe gerçekleşecektir. Bu yüzden, tasarrufların artırılması ve kaynakların en iyi şekilde kullanılması ile verimli yatırımlar sağlanacaktır.

Orta ve yüksek öğretim, sosyal ve iktisadi hedeflerin gerektirdiği insan gücü planlamasına göre yeniden yapılanacak, mesleki eğitime ve ara teknik elemanın yetiştirilmesine önem verilecektir.

İşsizliğin azaltılması ve istihdamın artırılmasına yönelik olarak tarım ürünleri sanayii de geliştirilecektir.

Becerikli ve kaliteli iş gücünü istihdam edecek ve rekabet üstünlükleri olan sektörler teşvik edilecektir.

TÜKETİCİ HAKLARI

İnsanımızın temiz, kaliteli ve ucuz mal, eşya, gıda tüketimi en tabii hakkıdır.

Tüketicinin korunması için her türlü idari ve yasal tedbir alınacaktır.

SAĞLIK

Her vatandaşın tedavi imkanlarından insan onuruna yakışır bir şekilde istifade etmesini temin edecek sağlık güvencesi sağlanacaktır.

Tedavi hizmetlerine standartlar getirilecek, özel sektör teşvik edilecektir.

Sağlık hizmetlerindeki rekabet teşvik edilecektir. Rekabette ise iş tanımı, kalite standardı sıkı denetime tabi tutulacaktır.

Sağlık hizmetlerinde, merkezi bilgisayar otomasyonuna geçilecektir.

Sağlık hizmetlerinde Toplam Kalite Yönetmeliği esasları belirlenecek, uygulanacak ve denetlenecektir.

Sağlıkta Reform Projesi

BTP 'nin gerçekleştireceği sağlık reformunun hedefi vatandaşımıza bulunduğu mahalde en güvenilir, en kaliteli sağlık hizmetini sunabilmektir.

Tüm vatandaşlar genel sağlık sigortası kapsamına alınacak, adil ve eşit sağlık hizmeti sağlanacaktır. İlaç ücretsiz olarak verilecektir. Sağlık hizmeti verilirken basamaklı sevk sistemi uygulanacaktır.



GENÇLİK ve SPOR

Türk gençliğinin zihnen ve bedenen geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır.

Spor, gençliğimizin bedenî gelişmesinin vazgeçilmez unsurudur.

Eğitimden alt yapı sorunlarına kadar sporla ilgili her türlü tedbir
alınacak ve bu bağlamda gençliğe sahip çıkılacaktır.

KÜLTÜR ve SANAT

Kültür ve sanat, milletlerin gelişmesi ve ulusal kimliklerini korumak bakımından çok önemlidir.

Edebiyat, musiki, folklor, sinema vb. etkinlik sahaları ülkeye ve insanlığa hizmetin bir vasıtası olabilir.

Tarihi ve kültürel kimliğimizin korunması, yaşatılması ve tarihi mirasımıza sahip çıkılmasının en etkili yolu kültür ve sanat yoluyla olabilir.

Güzel Türkçe’mizin yapısı ve karakterini bozacak, onu yozlaştıracak hareketlere yol verilmeyecek, ana dilimizin gelişimi tabii seyri içinde temin edilecektir.

ŞEHİRLEŞME ve KONUT

Artan nüfusun çeşitli sebeplerle şehre akın etmesi, şehir ve konut meselesini ciddi bir sosyal sorun haline getirmiştir.

Şehirlerin anormal büyümesinden ziyade orta büyüklükteki şehirlerin çoğaltılması, rahat, huzurlu bir hayat ortamının hazırlanması sağlanacaktır.

Buna paralel olarak imar planları kısa sürede tamamlanarak planlı bir şehircilik anlayışı hakim kılınacaktır.

Gittikçe gelişen haberleşme ve ulaştırma imkanları sebebiyle, iş sahalarını bütün yurt sathına yayarak göçün önlenmesi sağlanacak; şehirlerimiz de planlı, huzurlu ve uyumlu ve de yaşanabilir bir hale getirilecektir. Bu hususta her çaptaki belde, ilçe, il ve metropol şehirlerimizde arsa planlaması ve üretilmesine gidilecektir.

Konut yönünden insanımız desteklenecek, bu hususta öncelik dar ve orta gelir sahiplerine tanınacaktır. Bunun için yerel yönetimlerin toplumsal konut üretmeleri teşvik edilecektir.


ÇEVRE

Sağlıklı bir hayat, ancak çevrenin korunması ile yaşanabilir.

Çevrenin korunması hem huzurlu bir hayatın devamı, hem de turizmin gelişmesinin bir gereğidir.

Kentleşme ve sanayileşmenin doğal çevreyi tahrip etmemesi için etkin tedbirler alınacaktır.


TURİZM

Ülkemizin coğrafi güzelliği ve tarihi zenginliğinin farkında olarak, bu yapıyı bozmadan turizm sektörünü destekleyeceğiz. Ülkemizin coğrafi zenginliği deniz ve kumdan, tarihi zenginliği

Bizans kalıntılarından ibaret değil. Bu gerçekten hareketle, yayla turizminden, termal turizme, kültür turizminden iç turizme kadar keşfedilmemiş zenginliğimizi açığa çıkaracak ve onu dövize çevirecek bir turizm politikası ile tüm bölgelerimiz bu sektörden istifade etmiş olacaktır. Türkiye'nin coğrafi, tarihi ve kültürel yönleri ile tanıtımına ağırlık verilerek komşularımızdan başlayarak, turizm ve ticareti bir dostluk köprüsüne dönüştüreceğiz.


KİTLE İLETİŞİM

Çağımızı bilgi çağı yapan, dünyayı bir ekrana sığdıracak kadar küçülten, şüphesiz kitle iletişim araçlarıdır.

Elektronik sanayiinin gelişmesi, son safhada uydu yoluyla haberleşmeyi ve nihayet interneti ortaya çıkarmıştır. Artık internet yoluyla dünyanın her yerinden bilgi almak ve vermek mümkün olabilmektedir.

Kitle iletişim araçları içerisinde aynı zamanda bir nevi yaygın eğitim türü olan medyanın yeri büyüktür. Medyanın (gazete, dergi, radyo, televizyon...), hem doğru haber alma, hem de kamuoyu oluşturma, tanıtım gibi hayati görevleri vardır.

Devlet, kitle iletişim kuruluşlarına özel önem verecek ve destekleyecektir. Medya, yapıcı görev yapması yönünde teşvik edilecektir.


KAMU İDARESİ

Kamu İdaresinin Esasları

Devlet idaresinde temel düstur; ‘devlet, millet içindir’ anlayışıdır.

İnsanımıza sunulacak hizmetlerin verimli ve süratli olabilmesi, devletin ve bürokrasinin hantal yapıdan kurtulup, hızlı yoldan karar alabilmeye bağlıdır. Bu sebeple iş ve zaman kaybına sebep olan ve hizmetlere engel olan bürokratik tıkanıklık giderilecek, devlet en hızlı şekilde ve bütün kolaylıkları da göstererek vatandaşın hizmetinde olacaktır.

Bunun için aşırı merkeziyetçilik yerine karşılıklı güvene dayalı, yetkiyi merkezden çevreye yayan bir yapı kurulacaktır.

Üniter devlet modeli çerçevesinde mahalli teşkilatların yetki ve sorumlulukları artırılacaktır. Bunun yansıması olarak hem yönetime katılım hem de hizmetlerin çoğalması sağlanacaktır.

Kamu idaresi, iktisadi ve sosyal politikalarla paralellik arz edecektir. Bu sebeple kamu sektöründeki eleman sayısının artırılması yerine, kalifiye ve gerekli eleman istihdam edilecek ve gizli işsizlik ve buna bağlı olarak devletin zarara uğraması önlenecektir.


DEVLET MEMURLARI

Devlet memurlarında halka hizmet asıl olacaktır.

Memurlar arasında terfi, taltif ve ücret sisteminin çalışmayı teşvik edecek şekilde yönlendirilmesi esas alınacaktır.

Memurlar, gerekli ve yeterli istifadenin sağlanabilmesi için ücret ve sosyal imkan yönünden desteklenecek; mesleki ve idari yönden gelişmelerinin sağlanması; bilgi, görgü, lisan gibi imkanlarının artırılması için gerekli önlemler alınacaktır.

Bölgesel şartlar, yaş durumu, maluliyet gibi hususlar hem ücret hem de emeklilikte etkin olacaktır. Emekli memurlarla ilgili sosyal ve iktisadi tedbirler, sürekli değişen hayat şartlarını dikkate alacak şekilde düzenlenecektir.

VII- MİLLİ SAVUNMA ve MİLLİ GÜVENLİK

Türkiye, içinde bulunduğu coğrafi bölge, jeopolitik ve jeo-stratejik şartlar dolayısıyla savunmasını çok güçlü kılmak zorundadır.

Devletlerin gücünün göstergelerinden birisi de güçlü orduya sahip olmalarıdır. Bundan hareketle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gücünün artması ve varlığının muhafaza edilebilmesi için Türk Silahlı Kuvvetleri, dünyanın sayılı süper güçlerinden biri haline getirilecektir.

TSK mensuplarının etkin ve verimli hizmetlerine karşılık olarak gerekli mali düzenlemeler yapılacaktır.

Güçlü savunma, sayısal gücün yanında, teknik, taktik bütün bilgi ve beceriyi; teknolojik imkanların ortaya koyduğu her türlü modern teçhizatla donatmayı gerektirir.

Güçlü bir savunma sanayii tesis edilecektir. Bunun için yerli ve yabancı özel sektöre açık, dünya piyasaları ile rekabet gücüne ve ihracat potansiyeline sahip, kendi kendini yenileyebilen bir politika yürütülecektir.

Bu bağlamda Milli Güvenlik Kurulu, ulusal güvenliğin ve ulusal savunmanın teminatıdır.


İÇ BARIŞ

Emniyet ve asayişin temin edilmesi, insanımızın can, mal ve namus güvenliğinin sağlanması, iç barışın ve devlet-millet kaynaşmasının temini ve tesisi milli güvenliğin ana gayesidir.

İnsanımız arasında dostluk, kardeşlik, saygı, sevgi ve işbirliği duygularının geliştirilmesi, huzur ve güven ortamına kavuşturulması milli güvenlik görevinin başlıca hedefi olacaktır.

Yakın geçmişte yaşadığımız ve bugün hala devam etmekte olan anarşi ve terör, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünün ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Bu sebeple özellikle dış kaynaklı olan anarşi ve terörle en etkin biçimde mücadele edilecektir.

Emniyet ve asayiş hizmetlerini başarıyla yürütebilmesi için emniyet mensuplarının eğitim, ücret ve sosyal imkanlarının, hizmetin önemine paralel bir seviyeye çıkarılması esas alınacaktır.

Keza, emniyet ve asayiş teşkilatı, modern imkan ve vasıtalarla donatılacaktır.

Özellikle gençliğimizin, uyuşturucu başta olmak üzere her türlü kötü alışkanlıklardan korunması için gerekli bütün tedbirler mutlaka alınacaktır. Bunu bir iç güvenlik sorunu olarak değerlendirilecektir.

Terör ve anarşi, bazı dış şer odaklarının ülkemiz üzerinde açtıkları ilan edilmemiş bir savaş mahiyetinde olduğu şuuruyla hareket edilecektir. Bu sebeple; terör ve Güneydoğu sorununun, partiler üstü bir ulusal uzlaşma ile aşılması gerektiği kanaatini taşıyoruz.

VIII- MİLLİ EĞİTİM

Ülkemizin ve milletimizin en büyük sermayesi ve en çok ihtiyaç duyduğu şey; iyi eğitilmiş, bilgili, tecrübeli ve kabiliyetli insandır. Bu gaye eğitim keyfiyeti ve kalitesinin arttırılmasıyla gerçekleşebilir.

Bir milletin varlığını devam ettirmesinde en önemli amil, o milletin milli ve manevi değerleridir. Bu değerler bir bütün olarak o milletin kimliğini oluşturur.

Toplumun birlik ve dirliğinin teminatı olan Türk kimliğini onurla temsil eden bireylerin, milli ve manevi değerlerimize, gelenek ve göreneklerimize uygun olarak çağdaş standartlarda bir eğitim alması temel politikamız olacaktır.

Bu kapsamdaki din eğitimi ve öğretimi, Anayasa’mızın gereği olarak Milli Eğitimin bir parçası ve tamamlayıcısıdır.

Eğitim ve öğretimde düşünmeyi ve araştırmayı ön plana çıkaran ve bilgi toplumu oluşturmaya yönelik bir yol seçilecektir.

Mesleki ve teknik eğitime önem vererek yönlendirme yapılacak ve üniversite kapılarındaki yığılmalar önlenecektir.

Eğitimde kaliteyi yükseltmek için rekabet esasına göre çalışacak özel okul ve özel üniversitelerin kurulması teşvik edilerek bunlara yatırım ve işletme safhasında gerekli devlet desteği sağlanacaktır.


Eğitimsiz Genç Kalmayacak

Her köye ilkokul projesi ile köylerde eğitim çilesine son verilecektir.

Ulaşım, yemek, sağlık ve kültürel sosyal faaliyetlerden her öğrenci ücretsiz faydalandırılacaktır.

Yoksul öğrencilerimizin kıyafet, kitap, kırtasiye ve gıda ihtiyacı devletçe karşılanacaktır.

Her meslek lisesi mezununa iş garantisi

BTP iktidarında meslek lisesi mezunlarına iş garantisi.

Türkiye'nin teknik ara elemana ihtiyacı var.Sanayimiz ve iş hayatımız orta sınıf teknisyenlere şiddetle muhtaçtır. Meslek Lisesini bitirene iş garantisi verilerek bu ihtiyaç giderilecektir.

Üniversiteler

Devletin iktisadi ve sosyal politikasına paralel olarak üniversitelerimiz çeşitli dallarda ihtisaslaşmaya gidecek, faydalı projelerde müteşebbislere öncülük edecek ve sanayi ve üniversite işbirliği sağlanacaktır. Bu sebeple üniversitelerimiz desteklenecektir.

Her Liseli Bir Üniversiteli Projesi

Her liseli imtihansız üniversiteye girecek. Üniversite harçları kaldırılarak,burs miktar ve adedi attırılacak.

Her ihtiyaç sahibi öğrenciye çalışma hayatına atıldıktan sonra ödemek kaydıyla ihtiyacını karşılayabilecek miktarda burs verilecektir.

Eğitime ayrılan pay artırılarak başta öğretmen maaşları iyileştirilerek, her lise bir SÜPER LİSE haline getirilecek.

Liselerde güçlü eğitim verilerek her liseli üniversiteleri teşvik edilerek üniversite eğitiminde rekabet imkanı oluşturulacak.

Üniversite – Sanayi El Ele

BTP iktidarında Sanayi - Üniversite iş birliği güçlü eğitimin ilk yılından başlayarak hayata geçirilecek, böylece yüksek eğitimli gençlerimizin beyin göçüne son verilecek.

Devlet üniversiteliye tüm imkanlarını sunacak. Sanayicinin tecrübesi üniversitelinin bilgisi devletin desteği bir olacak.Üniversite sanayi işbirliği Türkiye yi lider ülke yapacak.

Üniversite çevresinde tekno kentler kurularak firmaların araştırma geliştirme departmanları oluşturularak üniversite öğrencilerine istihdam alanı oluşturulacaktır.

Üniversite - Sanayi işbirliği ve AR-GE faaliyetleri teşvik edileceğinden üniversitelinin işsizlik problemi kalmayacak.Bu yöntemle yüksek verimli iş gücünün oluşumu il sanayimize en önemli teşvik sağlanmış olacaktır.

IX- MAHALLİ İDARELER

Hizmetlerin daha etkili, süratli, verimli ve faydalı olabilmesi için il, ilçe ve belde belediyelerine üniter devlet modeli çerçevesinde daha geniş yetkiler ve imkanlar verilecektir.

Bu sebeple; köy, belde ve belediye gelirleri artırılacak, bu kuruluşlar merkeziyetçiliğe bağımlı olmaktan kurtarılacak ve halkın iradesi öne çıkarılarak mahalline göre uygun çözüm yapılanması getirilecektir.

Eğitim, öğretim, sağlık ve çevrenin korunması ve alt yapı hizmetlerinin aksatılmadan yürütülmesi için mahalli idarelere yetki verilecek; onları güçlendirmek ve kaynak tahsisi için gerekli yasal düzenlemeler de yapılacaktır.

Yerel kaynaklar ve yerel yatırımcılara, imara ve şehirciliğe özel önem vermek, bu konuda projeler geliştirmek de görevimiz olacaktır.

X- BİLİM, ARAŞTIRMA ve TEKNOLOJİ

Gerçek kalkınmanın, dünya ile rekabet etmenin temel unsurlarından biri de, bilim ve teknolojide üstün olmaktır.

Bilimsel Araştırma-Geliştirme(AR-GE) faaliyetleri özellikle teşvik edilecektir.

Üniversiteler ve sanayide AR-GE’ye önem verilecektir.

XI- DIŞ SİYASET

Genel Bakış

Bölgesinde güçlü ve dünyada söz sahibi bir ülke olabilmek için “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi çerçevesinde aktif bir dış siyaset izlenecektir.

Son yıllarda dünyada ve özellikle bölgemizde görülen gelişmeler ve çoğu zaman sıcak çatışmalara dönüşen ihtilaflar, dış güvenlik konusunda Türkiye’nin çok daha uyanık olmasını gerektirmektedir. Türkiye’nin bölgesindeki ve dünyadaki hak ve menfaatlerini gereği gibi koruyabilmesi için bölgesinde meydana gelebilecek olumsuz gelişmeleri daha başlangıçta caydırabilecek bir yapı ve dinamiğe sahip olması gerekmektedir. Bunun için de, TSK ’nın modern savaş teknolojisi araç ve uygulamaları için gerekli olan destek verilecektir.

Çağımızda ülkelerin gücünü, jeo stratejik konumu kadar jeo kültürel yapısı da etkilenmektedir.
Bunun için aynı dil, kültür ve tarihe sahip Türk dünyasını kucaklayacak bir politika izlemek zaruridir.

Dış politikamız her şeyden önce milli bütünlüğümüzün korunmasını gözetecektir. Çünkü bilgi ve iletişim çağında devletten devlete ilişkilerden çok, devletten halka siyaset izlenmekte, devletler ve milletler kamu diplomasisi yoluyla kültürlerini ve kimliklerini açıklamakta ve kendi kimliklerine uygun insan tipi yetiştirmek istemektedir.

Geçmişten günümüze kadar misyonerlik faaliyetleri, çağımızda ise uluslararası sivil toplum örgütleri ve kitle iletişim araçları vasıtası ile her yönde etkin propaganda yürütülmektedir.

Türkiye bu noktada, Türk kültürünü dünyaya tanıtacak, taşıyacak, Türk kimliğini bulunduğu coğrafyada yaşatacak sivil toplum örgütlerini teşvik edip destekleyecektir. Dünyanın dört bir yanında bulunan vatandaşlarımız bu noktada bilinçlendirilecektir.

Türkiye, dünya politikasında hakim ve etkin bir güç olmalı ve BM’de veto hakkı bulunmalıdır. Bunun için gerekli girişimler yapılacaktır.

Türkiye, kendi menfaatlerini ve uluslararası stratejik dengeleri gözeterek tüm dünya ile iktisadi, sınai, bilimsel ve diğer alanlarda işbirliği içinde olacaktır. Ancak, AB sürecinde belirdiği üzere ulusun bağımsızlığı, vatanın bölünmez bütünlüğü ve Kıbrıs gibi en temel konularda söz konusu olabilecek istek ve dayatmalar karşısında hiçbir tavizkar tutum içerisine girilmeyecektir.



BTP’NİN HAYATA GEÇİRECEĞİ SOMUT PROJELER

1- Nakliyecilere ve nakliye şirketlerine uzun vadeli faizsiz kredi verilecektir.

2- Otobüs, taksi taşımacılarına araçlarını yenilemeleri için faizsiz uzun vadeli kredi verilecektir.

3- Sanayiciye, bunun içinde metal, mobilya, parke, döküm, parça bütün sanayi dallarına proje mukabili faizsiz kredi verilecektir.

4- KOBİLERE ve esnaf kesimine uzun vadeli faizsiz kredi verilecektir.

5- Tarım kesimine ürününe karşılık faizsiz avans verilecek.

6- Çiftçiden vergi alınmayacak ve emeklilik hakkı tanınacaktır. Bu kesim her şartta devlet tarafından desteklenecektir.

7- Dünya piyasasında tarım ürünlerine, hayvancılık, madencilik, ormancılık ürünlerine pazar bulunacaktır.

8- Tarım kesiminin borçlarının faizleri kaldırılacaktır.

9- Hayvancılıkla uğraşan vatandaşlarımıza faizsiz teşvik kredileri verilecektir. Bu kesimin her türlü mamulüne dünya piyasasında pazar aranacak.

10- Ormancılık, hayvancılık, denizcilik ve tarım kesimlerine her türlü devlet desteği sağlanacaktır.

11- Emeklilerin maaşlarından vergi ve kesintiler alınmayacak vergi adında alınanlar maaşlarına ilave edilecektir.

12- Gençlere faizsiz, uzun vadeli EVLENME KREDİSİ verilecektir.

13- Doğum yapan her anneye ortalama bir memur maaşı kadar doğum yardımı yapılacaktır. Her doğan çocuk için vasat memur maaşının beşte biri kadar çocuk yardımı yapılacaktır. Bu yardım çocuğun iş sahibi olmasına kadar devam edecektir.

14- Ev hanımları işçi statüsüne kavuşturulup emekli olma hakkı temin edilecektir. Ev hanımları bu şekilde her türlü sağlık hizmetinden ve sosyal hizmetten istifade edeceklerdir.

15- Kimsesiz yaşlılara maaş bağlanacaktır. Geçimleri devlet garantisinde olacaktır. Şehit yakını, dul, yetim ve özürlülere devlet sahip çıkacaktır.

16- Lise mezunları imtihansız üniversiteye alınacaktır.

17- Dershane kadroları lise, yüksekokul, üniversiteye yerleştirilecektir.

18- Üniversite harçları kaldırılacak ve öğrencilerin burs adedi arttırılacaktır.

19- Vergisiz bir Türkiye için 100 milyarın altında geliri olandan vergi alınmayacaktır. Emisyonu genişletip üretim elde edilecektir.

20- Cezaevleri eğitim ve üretim yeri olacaktır. Buralardaki kardeşlerimiz marangoz, metal, tarım gibi işlerde çalıştırılıp aile bütçesine katkıda bulunacaktır.

21- İmar ve mesken bakanlığı kurulacaktır.

22- Evi olmayan vatandaşlarımıza uzun vadeli, faizsiz, 15-20 yıl vadeli, kira öder gibi taksitlendirilerek konut temin edilecektir.


DÖVİZ POLİTİKAMIZ

1-Dalgalı kur politikasına son verilecek. Dalgalı kur Türk milletinin emeğini ve üretimini ucuza getirmektir. Yabancı sermaye sahiplerine emeği ve üretimi peşkeş çekmektir.

2-Sabit kur politikasına geçilecek ihracatta yerli mamullerin pazarlanmasında zarar eden kesime devlet desteği verilerek, bu zararın önüne geçilecek, karşılıksız teşvik kredileriyle ihracat arttırılacaktır.

3-Sabit kura geçerken bir defaya mahsus olmak üzere devletin dış borçlarını ödemek için döviz alımı yapılacak, vatandaş kazansın diye mevcut kurun üzerinde %30 karla vatandaş dövizini devlete satacaktır. Bu uygulama sadece bir ay gibi kısa bir dönemde uygulanarak dış borçlarımızın tamamı zamanı gelmeden ödenmiş olacaktır.ve bu borçların faiz yükünden devlet kurtulmuş olacak.


ÖZELLEŞTİRME

1- Madenlerimiz devlet, millet ve de yabancı ülkelerde çalışan vatandaşlarımızla ortaklık kurarak işletmeye açılacaktır.

2- Yurtdışında çalışan işçilerimiz Türkiye'de emekli olma hakkına sahip olacaktır.

3- Avrupa'da çalışan Türk işçilerinin Türkiye'de ve dünyada söz sahibi olabilmesi için bor, altın v.s gibi madenlerimiz devlet ortaklığıyla işletmeye açılacaktır. Böylece yabancı sermaye ile değil öz be öz bu vatanın evlatlarının sermayesi ile yeraltı kaynaklarımız değerlendirilmiş olacaktır.

Karar Sıra No :11
Tarih :09/11/2001
Mevzunun mahiyeti ve hulasası : Parti programına eklemeler yapılması hkk.

Bağımsız Türkiye Partisi, Kurucular Kurulu parti genel merkezinde 09.11.2001 tarihinde yaptığı toplantıda, “Prof. Dr. Haydar Baş’ın Ekonomi İle İlgili Görüşleri (İstanbul 2001)” isimli eserde yer alan ekonomik görüşlerinin tamamının mevcut parti proğramına eklenmesine karar verilmiştir.

Eklenen ekonomik görüşler aşağıdadır.

1) Küreselleşme Nedir?

Küreselleşme, dünyaya hakim olmak isteyen sanayileşmiş devletlerin, azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını, kendi çıkarlarına mâl edebilmek için II. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya attıkları bir kavramdır.

2) Küreselleşme Nasıl Oluşur?

1- 20. yüzyılın ilk yarısı, sanayi devrimini tamamlamış, pazar kaygısı içinde olan emperyalist devletlerin ekonomik nedenlere dayanan savaşlarıyla geçti.

2- Bu devletler, savaşların can kaybına yol açtığını ve maliyetli uygulamalar olduğunu gördüklerinden II. Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda küreselleşmeyi ortaya attılar.

3- Böylece azgelişmiş ülkeler, büyük devletlerin açık pazarı haline geldi.

4- Bu şekilde geçtiğimiz yüzyılda sıcak savaşlarla elde edilen neticeler, küreselleşmeyle çok daha kolay elde edilmeye başlandı.

3) Küreselleşmenin Maksadı Nedir?

Küreselleşmenin maksadı, azgelişmiş ve gelişme sürecindeki dünya ülkelerinin her türlü kaynağının küresel güçler tarafından sömürülmesi ve bu ülkelerin her alanda teslim alınmasıdır.

4) Küreselleşmenin Kuralları Nelerdir?

1- Azgelişmiş ülkeler, II. Dünya Savaşı'ndan sonra dış borçlanmaya dayalı kalkınma modellerini uygulamaya teşvik edildiler.

2- Bu ülkelerin içine düşürüldüğü dış borç batağıyla beraber;
a) Dış destekli kalkınma modelleri,
b) Dış destekli ekonomik programlar,
c) Tarım, sanayi, maliye... vb. alanlarda yapılan sözde reform önerileri,
d) Yerine getirilmesi gereken bir yığın, siyasi ve sosyal talep ortaya çıkmıştır.

3- Böylece ülkelerin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü ciddi şekilde tehlikeye girmiştir, girmektedir.

4- Küresel dünyada büyük sermaye sahipleri, üretimden ziyade "parayla para kazanma metodu"nu uyguladılar.

5- Bu şirketler, üretimden büyük oranda çekilmişlerdir. (Dünyadaki ekonomik durgunluğun ve artan işsizliğin temel sebebi de budur.)

6- Bu şirketler, üretimlerini emek ve kaynağın çok ucuz olduğu ülkelere yaptırmaktadırlar. Bunun da iki sebebi vardır.
a) Birincisi, kimi devletlerin bütçesinden bile daha fazla paraya sahip olan bu sermayedarlar için üretime yatırım yapmak riskli ve zahmetli bir kazanç yoludur.
Üretim yerine, geri kalmış ülkelerin para ve sermaye piyasalarında para spekülasyonlarıyla para kazanmak daha kolaydır.
b) İkincisi, kalkınma yarışına giren gelişme sürecindeki ülkeler, üretimlerini arttırırken, bir yandan da iktisatta karşılaştırmalı üstünlüğe sahip malları ihraç ederek dünya klasmanına çıkabiliyordu.
* Bu ise dünya kaynaklarını yeni rakiplerle bölüşmek demekti.
* Bunun önüne geçmek isteyen küresel güçler, sermaye hareketlerinin sınırsızlığından da yararlanarak emeğin ve kaynağın çok ucuz olduğu ülkelere bu malları ürettirmeye başladılar.
* Böylece hiçbir ülkenin karşılaştırmalı üstünlüğü olan bir malı üretme şansı kalmıyor,
* Bu yöntemle bir ülkenin kalkınması imkansız hale geliyordu.

7- Bu sebeple günümüz dünyasında ekonomisini küresel güçlere karşı korumayan hiçbir ülkenin kalkınması mümkün değildir.

8- Küresel güçler, yabancı sermayenin ve para fonlarının bir ülkeye gelmesi için tavsiye ettikleri programlarda,
* IMF ile işbirliğini,
* Uluslararası tahkimi şart koşmaktadırlar.

9- Zira bu ekonomik savaşta IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar, para spekülatörleriyle ortak çalışarak küresel devletlere hizmet etmektedir.

10- Bütün bunlar, emperyalist ülkelerin günümüzde uyguladıkları sömürü taktikleridir.

11- Küreselleşme ve globalleşme, küresel güçlerin, gelişmekte olan ülkelere açtıkları "ekonomik savaş"ın adıdır.

12- Bu savaşın kurallarını küresel güçler belirlemektedir.

5) Küresel Güçlerin Türkiye Üzerindeki Oyunları ve Neticeleri:

1- AB, Türkiye'nin adaylığını 2010 yılında değerlendirecektir.

2- AB'ye tam üye olmayan Türkiye, 1995'te Gümrük Birliği'ne girmiştir.

3- AB'ye üye olmadan GB'ne giren, Türkiye'den başka bir ülke yoktur.

4- Türkiye, tek taraflı verdiği tavizler neticesi ortaklık haklarından yararlanmadan ekonomik yükümlülükleri tek taraflı üstlenmiştir.

5- GB'ne girmemizle beraber ülkemizde tam bir ithalat patlaması yaşanmıştır; ihracatta ise her alanda bir düşme gözlenmiştir.

6- Neticede yaşanan dış ticaret açığı sebebiyle Türkiye'nin çok ciddi döviz kayıpları olmuştur.

7- GB şartlarında çifte standart uygulanmış, Türkiye'nin tarım ve tekstil mamullerinden kota uygulaması kaldırılmamıştır.

8- Sonuçta Türkiye, Avrupa mallarına açık bir pazar haline gelmiş, gümrük vergilerinde de büyük oranda kayıplar yaşanmıştır.

9- GB, en büyük darbeyi, yeni gelişmekte olan ancak uygulanan ekonomik programlar neticesi maliyetini aşağıya çekemeyen ve rekabete hazır olmayan yerli üretime vurmuştur.

10- Ülkemizdeki ilk beşyüz şirketin gelirlerinin yüzde 85'ini faiz gelirleri oluşturmaktadır.

11- Dünyada serbest dolaşan para miktarı, dünya ticaret hacminden 20 kat büyük bir rakama ulaşmıştır.

12- Bu kadar büyük paraların yıkıcı ve spekülatif etkileri ise malumdur.

13- Bu sebeple IMF gelişmekte olan ülkelere ekonomik programlar tavsiye etmektedir. (Bunların içinde Türkiye de vardır.)

14- Ancak, bize tavsiye edilen bu programların maksadı, ekonomimizi istikrara kavuşturmak değil, IMF'nin temsil ettiği sermaye gruplarının ülkemizin pazar ve kaynaklarını ele geçirmesini garanti altına almaktır.

15- IMF'nin, en stratejik kurumlarımızı özelleştirmemiz için yaptığı ısrarın sebebi budur.

16- Bu süreçte devletin güçlü olması ciddi bir engel teşkil ettiği için, IMF programlarında ısrarla devletin gücünü küçültmemiz tavsiye edilmektedir.

17- Ülkemizi ekonomik krize götüren en önemli sebeplerden biri de bankaların içinin boşaltılması suretiyle Hazine'nin talan edilmesidir.

18- Kişilerin şahsi menfaati gibi görünen bu eylemler, tesadüfi olmayıp T.C. Devleti'ni batırmak için hazırlanmış bir projenin uygulamaya konmasıdır.

19- Bu ve benzeri durumların doğurduğu zararın tazminine ve bunlarla mücadeleye Ulusal Güvenlik meselesi olarak bakmaktayız.

20- Küresel güçler, yabancı sermayenin ve para fonlarının bir ülkeye gelebilmesi için gelişmekte olan ülkelere önerdikleri kalkınma modellerinde;
a) Uluslararası tahkimi,
b) IMF ile işbirliğini şart koşmaktadırlar.

21- Bize de aynı oyunu oynamışlardır.

22- IMF ile yaptığımız Stand-by antlaşması gereği bize kredi verilmiş, ancak bu paranın ülkemizin bozuk olduğu iddia edilen mali kesimine aktarılması şart koşulmuştu.

23- Mali kesimdeki bozukluk, yapısal değildir. Bozukluk,
a) Denetim ve cezaların yetersizliğinden,
b) Bu kesimin hortumlamaya açık sisteminden kaynaklanmaktadır.
c) Küresel güçler, bunu gayet iyi bilmektedir.

24- IMF vb. kuruluşlar tarafından önerilen programlarda reel sektörün adının geçmemesi ve kredilerin bankalara aktarılmasının sebebi budur.

25- Ayrıca reel sektör, küresel güçler tarafından fonlama görevi, yabancı bankalar tarafından yerli bankalara verilen sendikasyon kredilerinden oluşmaktadır. Amaç, döviz olarak gelen sendikasyon kredilerinin, daha sonra çıkartılacak olan döviz krizleriyle batık hale gelmesiyle, geri ödenemeyecek; bu durumda hileyle hem yerli bankalar, hem de yerli firmalar yabancı sermayedarlar tarafından ele geçirilecektir. Böylece en büyük zararı da IMF politikalarıyla aslında devlet görmüş olmaktadır. Merkez Bankası'nın döviz rezervleri erimiş, para basmaktan aciz duruma gelmiş, ülkenin doğal kaynakları, enerji kaynakları, halkın tasarruf birikimleri ve kâr eden kamu işletmeleri özelleştirme adına uluslararası sermaye tarafından teslim alınmış olmaktadır.

6) Küresel Oyunlar Neticesi Geldiğimiz Durum

1- Bugün ülkemizde vergi gelirlerinin tamamı, iç ve dış borçlarımızın faizlerini dahi karşılayamaz durumdadır.

2- Ülkemiz yüksek faiz, enflasyon ve döviz üçgeni içinde bir darboğaz yaşamaktadır.

3- Diğer ülkelerin piyasalarında tedavülde olan yerli para miktarı milli gelirlerinin yüzde 30'u iken, bizde bu durum yüzde 2'ler civarındadır.

4- Ekonomideki bu açığı Merkez Bankası'nın kapatmasına karşı olanlar, bu işlevi bankaların görmesini istemektedirler.

5- Piyasa için gerekli olan bu paranın yerini, çek ve kredi kartlarıyla bankaların bastığı adi paralar almıştır.

6- Merkez Bankası'nın para basmayarak boşalttığı alanda, bankalar kredi kartlarıyla (plastik para) ve çek hesaplarıyla adeta para üretmektedirler.

7- Piyasada para yerine kullanılan bu araçlarla, bankalar, faiz işleterek yeni bir kazanç kapısı elde etmektedir.

8- Bu şekilde bankalar, ekonomik hayatta önemli bir para kaynağı olarak stratejik önem kazanmaktadır.

9- Devlet para basması gerekirken, borç yükünü çevirmek için yaptığı Hazine ihaleleriyle en büyük TL takipçisi olarak bankalara başvurmaktadır.

10- Bankalar piyasada geçerli olan faiz rakamlarıyla mevduat toplamaktadır.

11- Başta devlet olmak üzere reel sektör ve bireyler, para ihtiyaçlarını yüksek faizle buralardan karşılamak zorunda kalmaktadır.

12- Borç batağı içindeki devlet, 2002 yılı bütçe programında 42 katrilyon faiz ödeyeceğini tahmin etmektedir.

13- Devlet vergi gelirlerinin tamamını, yani bütçenin yüzde 45'ini faize vermektedir.

14- IMF, Merkez Bankası'nın para basmasını yasakladığından, paraya ihtiyacı olan borçlu devlet Hazine ihaleleriyle TL'nin maliyetini kendi eliyle yükseltirken,

15- Parayla para kazanan ve devleti batağa sokan rantiye kesiminin işini kolaylaştırmaktadır.

16- Bu sebeple geçen yıl en büyük beş yüz kurumun gelirlerinin yüzde 85'i faaliyet dışı gelirlerden (faizden) kazanılmıştır.

17- Devletin iç borçlanmalarla piyasada oluşturduğu faiz rakamı diğer kredi türlerine referans olmakta;
* Böylece üretim yapmak için krediye ihtiyacı olan reel kesim,
* Faizdeki kolay ve yüksek kazanca rağmen üretim yapmak isteyen firmalar darbe almaktadır.
* Zira paranın maliyeti yükselmektedir.

18- Ayrıca devlet, artan iç borç faizleri yüzünden katma değer üreten kesimden, yüksek vergi ve sigorta harçları olarak, rantiye kesimine gelir transferi yapmaktadır.

19- Neticede Merkez Bankası, piyasasının ihtiyacı olan parayı basmadığı için;
* Bankaların bastığı çek ve adi paralar ortaya çıkmıştır.
* Bu şekilde ortaya çıkan bu banka paralarının kullanımında:
a) Vadeli işlemler alışkanlık haline getirilerek,
b) Verdiği kredilere faiz işletilerek piyasaya hakim maliyetli bir para ortaya çıkmaktadır.

20- Bu maliyetli para, reel sektöre kredi olarak gittiğinde, üretimin maliyetini arttırarak maliyet enflasyonuna sebep olmakta,

21- Bireylere gittiğinde, ev halkının alım güçlerini düşürdüğünden ticaret hayatını daraltıcı etki yapmakta,

22- Devlete gittiğinde ise bütçe açığının artırıcı etkisiyle enflasyona sebep olmaktadır.

23- Devletin para basma vazifesini yerine getirmemesi;
a) Kaynakların haksız bir şekilde bankalara
b) Ve parayla para kazanan rantiye kesimine gelir transferiyle aktarılmasına sebep olmaktadır.

24- Ayrıca dövize karşı korunmayan TL, yüksek faizin de etkisiyle bankalara giderek belli alanda bloke olmaktadır.

25- Bu sebeple piyasanın tahrik gücü olan ve tedavülde bulunması gereken milli para piyasadan çekilmekte,

26- Ve yabancı para birimleri bu alanı doldurmaktadır.

27- Ülkemizde 50 milyar dolar yastık altında;

28- 60 milyar dolar bankalardaki döviz hesaplarında bulunmaktadır.

29- Ülkemizde yabancı para birimleri;
a) Milli paramızı piyasadan kovmuş,
b) Tasarruf aracı olmuş,
c) Değişim işlevini kabul ettirmiş,
d) Güven unsuru kazanmıştır.

30- Bankalardaki TL, 40 katrilyon civarında iken,

31- Piyasada değişim aracı olarak 4 katrilyon TL kullanılmaktadır.

32- TL'nin güvende olduğu yerler ise;
a) Yüksek faizle devlet bonolarında,
b) Veya mevduat olarak bankalarda bulunmaktadır.

33- TL, değişim ve tasarruf aracı olarak kullanılmıyor, TL'nin yerini döviz almıştır.

34- Aslında piyasada dövizin bulunmaması gereklidir. Zira;
a) Ekonomimiz ithalata bağlıdır,
b) Ve bu oranda ihracat yapamamaktayız.

35- Buna rağmen piyasada milli paramızdan fazla döviz bulunmasının sebebi;
a) Devletin uluslararası kredi kuruluşlarından aldığı 120 milyar dolar kredi,
b) Ve kayıt altına alınmamış dövizin varlığıdır.

36- Devlet, piyasanın ihtiyacı olan emisyonu sağlamadığı için, ABD Merkez Bankası para basarak Türkiye'deki bu açığı gidermektedir.
* Bu yüzden ülkemizde milli paramızın yerini, yabancı para birimleri almıştır.

37- Öte yandan, şu anda devletin halktan topladığı verginin, faiz ödeme dışında devlete hiç bir faydası yoktur.

38- Bu vergilerin büyük kısmı, sadece devletin kayıt altına alabildiği esnaftan, memurdan, işçiden... alınmaktadır.
* Yani vergi doğru kesimden, yeterli oranda alınmamaktadır.

39- Ülkemizden 150 milyar dolarlık bir fon bu yüzden dışarı kaçmıştır.

40- Yani mevcut vergi sisteminde, toplanan vergiler, "üretici kesimi tahrik eden tüketim grupları"ndan alındığı için düşük gelir grupları adaletsizliğe uğramaktadır.

7) Milli Ekonomi Modeli Nedir?

1- Tamamen kendi insanımızın emeği, çalışması ve üretimiyle ülkemizin kalkınmasını ve ekonomik bağımsızlığını hedefleyen ekonomik modeldir.

2- Bu yönüyle milli kalkınma modeli, ülkeleri sömürmeyi hedef alan küresel güçlere karşı verilen mücadelenin de adıdır.

3- Bu model bir alternatif değil, ekonomik savaşın yaşandığı günümüz dünyasında yegâne kalkınma modelidir.

8) Emisyonun Arttırılması ve Yapılması Gereken:

1- Bu noktada devlet, adaletli bir vergi politikası belirlemeli,
a) Kayıt dışı ekonomiyi tesbit edip, kayıt altına almalı ve bu büyüklüğü bulmalı,
b) Bu şekilde bir yılda alınması gereken vergi miktarını hesaplamalıdır.

2- Ancak bu vergiyi almak yerine;
a) Emisyon o miktarda artırarak,
b) Sıfır faizle, proje karşılığı müteşebbise vererek, sermaye kıtlığı çeken reel sektöre sıfır maliyetli bir kaynak oluşturabilir.

3- Bu sayede;
a) Hem halktan vergi alınmayarak talep kesimi tahrik edilecek,
b) Hem de arz arttırılarak, talep karşılığını bulacak ve enflasyon tehlikesi ortadan kalkacaktır.

4- Zaten toplanan vergilerin devlete bir faydası olmadığından, proje mukabili üretime verilmiş olmaktadır.

5- Toplanacak vergilerle ödenecek faiz ise;
a) Ya borç ertelemesiyle yeni bir takvime bağlanır,
b) Ya da para basılarak borçlar ödenir.

6- Bankalar şu anda enflasyonun bir kaç puan üzerinden talep edenlere kredi vermektedir.

7- Yukarıda anlatılan sistemle, piyasadan sıfır faizle para sağlanacağına göre, bankalardan kredi isteyen de olmayacaktır.

8- Yani sıfır faiz, sıfır enflasyon demek olacaktır.

9- Enflasyon problemi çözmüş bir devletin milli parası da değerini kaybetmeyeceği için yabancı paraların geçerliliği sona erecektir.

10- Piyasada yabancı paranın yerini TL'nin alması, piyasada TL miktarının artmasından başka bir değişikliğe yol açmaz.

11- Artan TL miktarı;
a) Yatırım aracı olarak parayla para kazanma metodunu terk ederek,
b) Üretim alanlarında profesyonel risk/sermaye kuruluşları tarafından değerlendirilerek yeni bir yatırım alanı bulmuş olur ki; bu durum, ülkenin hızla kalkınmasında önemli bir unsur teşkil edecektir.

9) Milli Kalkınma Modeli'nin esasları:

1- Maksat, ülkemizin kalkınması ve ekonomik bağımsızlığıdır. Ekonomik bağımsızlıktan kasıt, Türkiye'nin gerektiğinde her türlü mal ve hizmeti üretebilme gücüne sahip olması, iç ve dış ödemelerini borçlanmadan temin etmesidir.

2- Uluslararası sermayenin gelişmekte olan ülkelere karşı yürüttüğü ekonomik savaştan dolayı ülkemizde reel sektör, ileri teknoloji kullanan, büyük yatırım ve organizasyonları gerçekleştiren projeleri hayata geçirecek güçten uzaklaşmıştır.

3- Bu sebeple devlet, yeni ürünler geliştiren, yeni pazarlar bulan, yeni teknik ve yöntemlerin uygulandığı ve büyük sermaye yatırımlarının gerektiği alanlara girip, mamul ve yarı mamul üreterek reel sektöre öncülük yapacak; uzun vadede üretimimiz ve istikrarın sağlanması için stratejik malların üretimi garanti altına alınacaktır.

4- Reel sektör faaliyet dışı gelirlerle değil, üretimle para kazanmaya yönlendirilecektir.

5- Üreticinin sıfır maliyetle sermaye elde edebilmesi için, emisyonun genişletilmesi ve faiz giderlerinin kaldırılmasıyla elde edilecek kaynak, proje mukabili müteşebbise verilecektir.

6- Sigorta, vergi ve enerji gelirleri aşağıya çekilerek, maliyetlerin düşürülmesi temin edilecek; bu sayede halkımıza dış piyasa koşullarında rekabet edebilecek mal sağlanmış olacaktır.

7- Yerli üretim, ithal mallar karşısında korunacaktır.

8- Dışarıya satılan hammadde ve yarı mamullerin değer katılarak mamul haline geldikten sonra ihraç edilmesi sağlanacaktır.

9- Yapılacak yatırımlar, ekonomik açıdan öncelikli sektörlere dağıtılarak verimlilik yakalanacak ve yatırım hacmi ile daha yüksek bir büyüme hızı elde edilecektir.

10- Yabancı sermayenin, bir ülkeye enerji kaynaklarını veya doğal kaynakları kullanmak veya gümrük duvarlarını aşarak iç pazara mal ve hizmet satmak için geldiği bilinmektedir. Gelişmekte olan ülkeleri sömürme mantığı dışında yatırım yaptığı ülkeyle "ekonomik kader birliği" yapacak ve kazandığı paranın tamamını bu ülke içinde tekrar yatırıma dönüştürecek anlayışta olan yabancı sermayeye her türlü teşvik ve kolaylık sağlanacaktır.

11- Döviz kurlarını belirsizleştirmesi ve döviz riskine sebep olması dolayısıyla ve sermaye hareketleri üzerinde daraltıcı etkileri ve üreticimizin en riskli maliyet unsuru olması sebebiyle "dalgalı kur politikasına son verilecek"tir. Türk parasının değeri, Merkez Bankası eliyle korunacak, dolarizasyonu önleyecek tedbirler alınacaktır.

12- Bankacılık kesimi, devlet denetimi altında olacak, faiz hadlerinin belirlenmesinde, banka kredilerinin sektörler ve firmalar arasındaki yatırımlarının dağılım ve yapısı kontrol altında tutulacaktır.

13- Uluslararası tahkim uygulamasına son verilecektir.

14- Gümrük Birliği, millî çıkarlarımız doğrultusunda tekrar gözden geçirilecektir.

15- Spekülatif para ve sermaye hareketlerine karşı tedbirler alınacaktır.
16- İşçi ve memurdan vergi alınmayacak; geliri 100 milyarın altında olan üretici ve
pazarlamacıdan da vergi alınmayacaktır.
17- Tarım ve hayvancılık, ormancılık ve madencilik desteklenecek; bu işletmelerin devreye
girmesi için faizsiz kredi verilecektir.


TARIM POLİTİKASI

Günümüzün en önemli sorunlarından birisi, dünyadaki ekonomik gelişmelerin eşit dağılmadığı bir ortamda, küresel güçlerin tarıma yapılan yardımları yasaklayan programların da etkisiyle, azgelişmiş ülkeler dünya besin kaynaklarından daha az pay almakta ve açlık sınırına yaklaşmaktadır. Bir ülke halkının besin ihtiyacını karşılama sorumluluğunun en stratejik sektörü hiç kuşkusuz tarımdır.

Ülkemizde de IMF'in talimatları doğrultusunda yapılan uygulamaların batma noktasına getirdiği sahalardan biri de tarım sektörümüzdür. Milli gelirimizde önemli yer tutan tarımın; şeker ve tütün yasalarıyla üretimin önünün kesilmesi, tarıma teşviklerin kaldırılarak sınırlamalar getirilmesi, üretime kota uygulanması, tarımda ithalatın artırılması neticesinde önü tıkanmıştır. Bundan kısa zaman önce kendi kendine yetebilen birkaç ülkeden biri olan Türkiye, bugün IMF programlarındaki dayatmaların etkisiyle, tarım ürünlerinin tamamına yakınını değişik ölçeklerde ithal etmek zorunda bırakılmıştır. İklim ve toprak verimliliği nedeniyle en avantajlı olduğumuz tarım sektörü, küresel güçlerin ve uluslararası kredi kuruluşlarının ortaklaşa yaptıkları uygulamalar sonucu yok edilmektedir.

Bu bilgiler ışığında, Türkiye de uygulanacak bir kalkınma modelinin en önemli sektörü tarım olacaktır. Tarımsal üretime verilecek önemle, halkımızın ucuz ve yeterli miktarda besin ihtiyacının karşılanması garanti altına alınacaktır. Ayrıca, dünyada günden güne artan nüfusa karşılık, mevcut tarımsal kaynaklar sınırlı kalmaktadır. Bu sebeple, tarımda en avantajlı olan ülke olarak, tarımsal ürünler en önemli ihracat kalemimiz olacaktır.

Tarımda teknolojik gelişme ve iktisadi verimlilik dikkate alınarak "tarım reformu" yapılacaktır.

Bu amaca yönelik olarak;

1. Ülkemizdeki tarıma uygun arazilerin envanteri çıkarılarak, iklim ve toprak özelliklerine göre uygun tarımsal ürün gurupları belirlenecektir.

2. Toprağı olmayan köylüye, üretim yapma garantisi altında toprak verilerek üretime katılması sağlanacaktır.

3. Tarım tek başına bir sektör olarak değil, tarıma dayalı ilgili sanayi dalları ile bir bütün olarak alınacaktır. Bu amaç doğrultusunda tarım ürünlerinin son mamul haline getirilmesi için entegre sanayi kuruluşları teşvik edilecektir.

4. Tarım stratejik öneme haiz olduğu gerçeğinden hareketle yerli üretim dış pazarlardan korunacaktır.

5. Coğrafya, iklim, nüfus ile iç ve dış piyasa dengeleri göz önünde tutularak, tarım sektörünün üretim, miktar, çeşit, nitelik planlamaları ve ARGE çalışmaları yapılacaktır.

6. Çiftçi, planlı ve sürekli üretime katıldığı sürece vergi alınmayacak ve ürün alım garantisiyle doğrudan desteklenecektir..

7. Çiftçiye tohum, gübre, ilaç konularında yardım edilecektir.

8. Çiftçilere sosyal güvenlik ve emeklilik hakkı sağlanacaktır.

9. Atatürk'ün öncülüğünü yaptığı örnek tarım üretme çiftliklerinde modern tarım teknikleri ve ürün geliştirme yöntemleriyle çiftçiye örnek olacak çalışmalar yapılacaktır.

10. Sanayileşme ve şehirleşmenin tarım arazilerine yapılması önlenecektir.

11. Çiftçinin kooperatifleşerek güç birliği yapması desteklenecektir. Kooperatiflere tarımsal
alet ve makine desteği verilecektir.

12. Kuraklık, don, sel gibi doğal afetlere karşı "ürün sigorta" sistemi getirilerek,
çiftçilerin riskleri azaltılacaktır.

13. Erozyon ve toprak kaybına karşı etkin önlemler alınacaktır.

14. Üretici ile tüketici arasındaki zincir kısaltılarak üreticinin yüksek gelir, tüketiciye ucuz ürün sağlanacak, kooperatiflerden bu amaçla istifade edilerek, hal yasası tekrar gözden geçirilecektir.

15. Sanayiinin hammaddesi olan tarım ürünleri "Dar Bölge Kalkınma" modeliyle, ilgili sanayi kollarıyla entegrasyonu sağlanacaktır.

16. Tarımsal üretim merkezlerine maliyetlerini azaltmak için ucuz taşıma aracı olan demiryolları hatları çekilerek etkin kullanımı sağlanacaktır.

17. Ekostratejik komşularımızla (Ortaasya, Ortadoğu) tarım ürünlerimizde karşılaştırmalı avantajlı olduğumuz ürünlerde üretime ve ihracata daha fazla önem verilecektir.

18. Yerli gübre üretimine destek verilecek.

19. Minimum su sarfiyatıyla, yüksek ürün miktarı ve kalite sağlayan modern tarım teknolojileri (damlatma sistemi, hidrofilik katkı maddeleri) yaygınlaştırılacak.

20. Jeotermal enerji ve güneş enerjisinden istifade edilebilen bölgelerde seracılık yaygılaştırılarak, her mevsim tarım üretimi yapılması sağlanacaktır.

21. Yeni su kaynakları bulunarak, tarımın hizmetine sunulacaktır.

22. Katma değeri yüksek olan hayvancılığın temel girdi kalemlerinden olan yem ihtiyacının sağlanabilmesi amacıyla, ilgili tarım ürünleri yeterli miktarda üretimi teşvik edilecektir.


HAYVANCILIK

Besin kaynağı olarak insan gelişiminde et ve süt ürünlerini önemi büyüktür. Türkiye nüfusunun % 46'sı 19 yaşın altındaki gençlerden oluşması, sağlıklı nesiller yetiştirilmesi için protein üretiminin ve tüketiminin yeterince yapılmasını gerektirmektedir. Ayrıca insanımızın temel gıda maddesi olan et ve süt ürün guruplarını içine alan hayvancılık, bir ülke için çok stratejik alanlardan biridir.

IMF politikalarıyla yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelen alanlarımızdan biri de hayvancılıktır. Ülkemize uygulatılan programlarda sübvansiyonların ve teşviklerin kaldırılmasına karşın, Amerikan Tarım Yasası kendi ürün politikalarını olumsuz yönde etkileyebilecek, sütten ete birçok ürün gurubunun ithalatına miktar kısıtlamaları ve özel gümrük vergileri uygulamalarını sürdürmektedir.

1-Tesbitler:

a) Ülkemiz için bu kadar önemli olan hayvancılıkta temel sorun altyapı yetersizliğidir.

b) Hayvan yetiştiriciliğinin belirli kuralları vardır. Gerekli teknik ve sağlık şartları uygulanması ve yeniden yapılanma sürecinin hızlandırılması gerekmektedir.

c) Aralarında hiçbir organizasyon olmayan, dağınık küçük ünitelerle hayvancılığı ileri götürerek diğer ülkelerle yarışmak, bu altyapı ile hayvancılığın ileri götürülmesinin beklenmesi mümkün değildir.

2-Büyükbaş Hayvan Yetiştiriciliğinin Temel Sorunları:

Büyükbaş hayvancılığımızın temel sorunları altyapı yetersizliği ve organizasyon olmaması; şu andaki politikaların üretenden yana değil, aracı kurumları zengin etmeye yönelik olması ve fiyat istikrarının oluşmamasıdır.

Ülkemizde son yıllarda hayvancılık, yeterli politikalar üretilmemesi ve Avrupa Birliği'nin ihracat sübvansiyonları ile desteklenen hayvan ve hayvansal ürünlerini ithal ederek yerli üreticinin para kazanamaması sonucu yok olma noktasına gelmiştir.

Hayvancılığımızın geliştirilebilmesi amaçlı, anlaşmalı çiftçi modeline göre ithal edilen 283.000 adet damızlık gebe düvenin dağıldıktan sonra büyük kısmının kayıtları tutulmamış, bakım ve besin yetersizliği, ürün (et, süt) piyasasında istikrar oluşturulmaması sonucu 300 milyon dolarlık damızlık ithalatından amaçlanan fayda sağlanamamıştır.

3-Kanatlı Hayvan Yetiştiriciliğinin Temel Sorunları:

Kanatlı hayvan yetiştiriciliğimizde son yıllarda et ve süt üretiminde büyük oranda artış sağlanmıştır. Buna paralel olarak çok büyük sabit yatırımlar yapılmıştır. Fakat can alıcı nokta, büyük yatırımların yanı sıra büyük oranda dışa bağımlı bir üretim gerçekleştirilmektedir. Et ve yumurta tavuğunda yetiştirilen ırklar hep dışa bağımlığıdır. Özellikle üreticinin en önemli maliyet gideri kümes hayvanlarının beslenmesinde kullanılan yem hammaddelerinin büyük bir bölümü dolara endekslidir.

4-Su Ürünleri ve Balıkçılık

Üç tarafı denizle kaplı ülkemiz, akarsu ve göllerle çevrili olmasına rağmen, bu zenginliğinin de farkında değildir. Ekonomik durumu iyi olan Norveç'in, milli gelirinin en önemli kalemi balıkçılık sektörüdür. Ancak bu sektörden istenilen verimlilik elde edilememekte ve planlı organizasyonlar kurulamamaktadır.

5- Çözümlerimiz:

Hayvancılık sektöründe de ülkemizdeki diğer sektörler olduğu gibi yeni bir anlayışın hakim olması gereklidir. Bu sebeple;

1. Hayvancılığın geliştirilebilmesi için, milli hayvancılık politikası oluşturulacaktır.

2. Hayvan üreticilerine damızlık ve yavru verilerek, hayvan üretimi ayağa kaldırılacaktır.

3. Devlet üretme çiftlikleri kurularak, hayvancılıkta modern teknikleri özendirilecek.

4. Hayvancılığı yok eden ve deli dana vb. salgın hastalıklarla halkımızın sağlığını tehdit eden, ithal et uygulamasına son verilecektir.

5. Başta yem olmak üzere, devlet tarafından doğrudan desteklenecektir.

6. Hayvancılığın yoğun olduğu bölgelerde et, süt ve deri sektöründe entegre tesislerle sanayi dallarının kurulması.

7. Kooperatifleşme çalışmalarına önem verilmesi.

8. Hayvansal ürünleri tüketicinin kullanacağı son mamul haline getirilerek satılması.

9. Hayvan üreticisinin oluşabilecek salgın hastalık gibi olumsuzluklara karşı sigortalanması.

10. Üreticiye sosyal güvence ve emeklilik hakları sağlanması.

11. Hayvan ırklarının ıslah edilerek verimliliğin yakalanması.

12. Balıkçılık sektörüne alet ve ekipman sağlanması.

13. Deniz ürünlerinin anında değerlendirilmesi için konserve ve dondurulmuş ürün paketleme tesislerinin kurulması.

14. Denizlerimizde yavrulama dönemlerinde balık cinslerinin avlanma yasakları ile etkin korunması.

15. Akarsu yataklarına yakın bölgelerde alabalık gibi tatlı su balıklarının üretiminin teşvik edilmesi.


MADENCİLİK

Madenler ülkelerin zenginliğini ifade eden önemli göstergelerden biridir. Coğrafya itibariyle dünyanın son derece stratejik bölgesinde olan Türkiye çok zengin maden yataklarına sahiptir.

Hal böyle iken yanlış politikalarla madenlerimiz istenilen verimlilikte çıkarılamamakta ve maden üretiminin gayri safi milli hasıla içerisindeki payı sürekli düşmektedir.

Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün ele aldığı konulardan biri de madencilik olmuştur. 1926 yılında çıkarılan bir yasa ile petrol arama ve işletme hakkı devlete verilmiştir. Madenlerimiz daha rasyonel bir şekilde aranması, bulunanların rezerv ve kalite tespiti amacıyla 1935 yılında Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Fakat, ne acıdır ki, daha sonraki yıllarda özellikle 1980'li yıllardan sonra madenlerimiz üzerinde yabancı tahakkümü artmış ve kendi doğal kaynaklarımızı çıkaramaz duruma gelmiştir. Batı, madenciliğimizin gelişmemesi için her türlü gayreti göstermiştir.

Bugün devletimizin desteklemediği üretim alanlarından birisi de madenciliktir. Türkiye'de bordan kroma, doğalgazdan petrole, altından uranyuma, bakırdan demire, nikelden alüminyuma kadar sayılamayacak çeşitte maden bulunmaktadır.

Bugün Türkiye'de bilinen maden varlıklarının değeri 2 trilyon dolardır. Özellikle iç ve dış borçları inanılmaz boyutlara ulaşan ülkemiz için madenlerimiz bir umut ışığıdır. Ayrıca kalkınma hamlemizi gerçekleştirmemiz için gerekli olan sermaye ihtiyacımızı sağlayacak kaynak olarak önümüze çıkmaktadır. Yerin altındaki bu değerlerimizi devreye sokamadığımızdan, hazinenin üzerindeki bir dilenci gibi yaşamakta, ihtiyacımız olan sermaye ihtiyacını elde etmek için uluslararası fonlara el açmaktayız.

Maden işletmeciliğinin bir başka faydası da, çıkarılan madenin yerinde işlenmesi ile göçün önlenerek, sosyal sorunlara katkıda bulunmasıdır.

Bu madenlerin bazılarını şöyle tahlil etmemiz mümkündür:

1. BOR:

Son zamanların en önemli endüstriyel hammaddeler arasında yer almaktadır. Bor madeninin dünya üzerindeki miktarının % 67'si ülkemizde çıkmasına rağmen, dünya bor ticaretinin ancak % 15'ine sahibiz. Bu rezervin değeri 750 milyar dolardır.

Sıcağa karşı çok dayanıklı olan, bu stratejik mamul helikopterin benzin tankından, cam ve deterjan sektörüne kadar pek çok alanda kullanılmaktadır. Gelecekte otomobillerin, gökdelenlerin ve giysilerimizin % 50'sinin bordan yapılacağı bilimsel çalışmalar sürmektedir.

Böyle önemli bir madenimizin işlenmesi ve verimliliğinin artırılması çalışmalarını yapmadığımız gibi, IMF dayatmaları ile yapılan özelleştirme kapsamında bor madenlerimizi yabancıların ele geçirme çabalarına şahit olmaktayız.

2.KÖMÜR:

Dünyanın en zengin kabul edilen OECD ülkelerindeki elektrik üretimindeki kaynak dağılımında %38 ile kömür birinci sırada, %24 ile nükleer enerji ikinci sırada, doğalgazın payı ise %11'lerdedir. Türkiye'de ise, doğalgazın elektrik üretimindeki payı %34 iken, dünyanın en zengin kömür yataklarından biri olan ülkemizde, kömürü elektrik santrallerinde kullanamadığımızdan dolayı yıllık zararımız 9 milyar kilowattsaattir. Kömür kaynaklarımızı kullanmak yerine, yabancı ülkelerden doğalgaz ithal etme yoluna gitmekle, kendi elimizle dışa bağımlı hale gelmekte ve kat kat pahalı enerji kullanmak zorunda kalmaktayız. Yanlış politikalarla kömür üretimimiz sürekli düşmekte ithalat artmaktadır. Maden ithalatı içinde petrolden sonra en fazla ödeme kömür için yapılmaktadır. Devlet şu anda doğalgaz santrallerinden 17 cente elektrik alırken, Afşin-Elbistan'da kömürle elektriğin kilowatı 1.7 centtir.

3-ALTIN:

Günümüzde dünyada toplam 43.000 ton altın rezervi bulunmaktadır. 20.000 ton rezerv ile Güney Afrika birinci, 6.500 tonla Türkiye ikinci, 4.770 ton rezervle ABD üçüncü sıradadır. Ne acıdır ki, altını olup da bu madenini çıkartamayan tek ülke Türkiye'dir. Yapılan hesaplamalara göre

Türkiye'nin altın rezervi asgari değeri 400 milyar dolardır. Türkiye bunu işlettiği takdirde yılda 15 milyar dolar ihracat geliri elde edebilecektir.

4-PETROL:

Yurdumuzda bilimsel ve sistematik petrol aramaları 1935 yılında MTA'nın kurulmasıyla başlamıştır. MTA yaptığı çalışmalarla Güneydoğu Anadolu'nun bir petrol bölgesi olduğunu, ayrıca Trakya ve Adana havzalarının da petrol potansiyeli taşıdığını tesbit etmiştir.

Petrol için ilk başarılı çalışmalar Raman'da sevindirici sonuçlar vermiş ve petrol çıkarmayı başarmışlardır. Ancak daha sonra 1954 ve 1957 petrol yasalarıyla özel ve yabancı şirketlere rafineri kurma hakkı sağlanmıştır. Shell firmasında 20 yıl genel müdürlük yapmış olan Antony Robinson şöyle diyor: "Bütün Amerikan petrol şirketleri bilir ki, yapılan araştırmalar Türkiye'nin bir petrol denizi üzerinde olduğunu gösteriyor". Çekilen uydu fotoğraflarıyla da bu tesbit edilmekte, bilhassa 5.000 metreden sonra yoğun petrol yatakları görülüyor. 1980 yıllarında, yabancılarla yapılan petrol anlaşmalarında 5.000 metreye kadar inilmesi planlanmışken, 300 metrede aramalar bırakılmış, petrol bulunan yerlerin de üzerine çimento dökülmüştür. Bugün o çimento dökülen kuyular üzerinde yapılan çalışmalarda "petrol yok" denilen yerlerden petrol fışkırmaktadır. Aynı şekilde Ege Denizi zengin petrol yataklarına sahiptir.

Ülkeler petrol çıkarmak için 100 milyarlarca dolar masraf yaparak arama çalışmalarında bulunurken, Türkiye'de petrol aramalarına ayrılan ödenek yok denecek kadar azdır. Ülkemizde adete petrol çıkarılmaması için bir lobi oluşturulmuştur. Çevremizdeki bütün komşularımız adım başı petrol çıkartırken, Türk halkına "petrolümüz yok, petrol yatakları az" şeklinde söylenen sözlerin hiçbir gerçek tarafı yoktur. Bugün Türkiye, tükettiği petrolü üretebilecek kapasiteye sahiptir.

Bu tesbitler neticesinde milli ekonomi anlayışımız gereği hızla yer altında bulunan bu zenginliklerimizi ortaya çıkartma çalışmalarına başlanacaktır.

Bu amaca yönelik yapılacak çalışmalarımızı maddelersek;

1. Maden Tetkik Arama Kurumu ve üniversitelerle girişilecek ortak çalışma ile Türkiye'nin bilinen ve bilinmeyen maden haritası çıkarılacaktır.

2. Verimsiz olduğu gerekçesiyle kapatılan petrol kuyuları tekrar açılacak ve yeni kaynaklar bulmak için sondaj çalışmalarına başlanacaktır.

3. Dünyanın en zengin bor rezervlerine sahip olan ülkemizde, bu madenin üretimine ve işlenerek dış pazarlara satılmasına öncelik verilecektir.

4. Zengin altın rezervlerimiz süratle devreye sokularak, işlenerek pazarlanması için altın sanayiimizin hizmetine sunulacaktır.

5. Dünyanın stratejik madenlerinden olan uranyumun ülkemizde bol miktarda bulunduğu bilinmektedir. Dolayısıyla uranyumun zenginleştirilmesi çalışmalarına öncelik verilecektir.

6. Madencilik sektöründe mevcut teknolojiyi modernleştirilmesi ve ürün kalitesi yükseltilecektir.

7. Ülkemizdeki maden yataklarına yakın bölgelerde kurulacak sanayi kolları ile çıkarılan madenlerimiz işlenerek satılacaktır.

8. Pazarlamadaki sorunlar çözülerek, maden ihracatı artırılacaktır.

9. Bu bölgelere özellikle demiryolu bağlantıları ile ucuz taşıma koşulları sağlanacaktır.

10. Doğal kaynakların çıkarıldığı bölgelerdeki halkın istihdamı ile işsizlik problemi çözülerek, gelirin tabana yayılması da sağlanmış olacaktır.

11. Ekostratejik bölgemiz olan Orta Asya ve Ortadoğu ülkeleriyle doğal zenginliklerimiz takas ticaretiyle pazarlanacaktır.


ENERJİ POLİTİKALARI

1. 20. yüzyıl petrolün lider olduğu bir yüzyıl idi. 21. yüzyıl ise suyun lider olacağı bir yüzyıl olacaktır.

2. Ülkemizin yıllık enerji ihtiyacı 130 milyar kilovat saat elektrik üretimi gerekmektedir.

3. Ülkemizde;
a. Kömürle çalışan termik elektrik santralleri,
b. Fuel-oil ile çalışan termik elektrik santralleri,
c. Doğalgaz ile çalışan elektrik santralleri,
d. Su ile çalışan hidroelektrik (barajlar) santralleri,
ile elektrik üretimi yapılmaktadır.

4. Bunlardan kömür ve su ülkemizin temel kaynaklarından, diğerleri ise ithal kaynaklardır.

5. Halen Türkiye'de genel politika olarak, kömür santralleri devreden çıkartılmaktadır. Buna gösterilen gerekçe ise hava kirliliği oluşturmasıdır. Bunun yanında birçok şehirden halen kontrolsüz olarak evlerde ısınma amacıyla kömür yakıldığı herkesçe malumdur.
Halbuki kömür santralleri hava kirliliğine sebebiyet vermemesi reorganize edilebilir. Desülfirizasyon tesisleri ve bacaları kurularak, varsa iyileştirilerek hava kirliliği oluşturulması önlenebilir.

Ayrıca burada ele alınması gereken esas mesele yakılan kömür cevherinin ıslah edilmesidir.
Çünkü kirliliğe sebep kömürdeki kükürt oranı ve nem oranının yüksek olmasıdır. Bu iki oranda, maden çıkışında yapılacak operasyonla hava kirliliği sınır değerine çekilebilir.

6. Ülkemizin nehirleri üzerinde kurulan barajlar vasıtasıyla elektrik üretimi yapılmaktadır. Bu üretimin önündeki en büyük engel yatırım mahiyetinin yüksek olması ve yatırımın devreye alma süresinin uzun olması. Örneğin Atatürk Barajı 15 yılda tamamlanmış ve devreye alınmıştır.

Çözüm;
Bir seferde 30 veya 40 megavat saat üretim yapacak türbinler içeren barajlar yerine 5-10 megavat üretim yapacak daha küçük türbinler içeren barajlar kurmak ve böylece barajların yatırım maliyeti ve devreye alınması kısaltılabilir. Ayrıca bu tip üretimler yerinde elektrik kullanımı sağlanırsa kayba uğramadan daha verimli hale getirilebilir. Yani baraj kurulacak bölgeye aynı süreç içerisinde elektriği kullanacak sanayi tesisi kurulması planlanmalıdır.

7. Türkiye'ye doğalgaz hala Rusya'dan; Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan üzerinden geçerek 14 milyar metreküp, ayrıca Cezayir'den gemilerle sıvılaştırılmış olarak 4 milyar metreküp olarak gelmektedir.

Son yapılan araştırmalar çerçevesinde mavi akım projesiyle Rusya'dan Karadeniz'in 2000 metre altına döşenecek boru hattı ile yılda 16 milyar metreküp yine İran'dan; Doğubeyazıt-Erzurum-Kayseri-Ankara güzergahı üzerinden yılda 10 milyar metreküp doğalgaz gelmektedir.
Devlet Planlama Teşkilatı'nın raporuna göre Türkiye'nin doğalgaz ihtiyacı 80 milyar metreküptür.

Çözüm;
Türkmenistan-Azerbaycan doğalgaz boru hattının bir an önce planlanmasını sağlayarak 26 milyar metreküp gazın temini ve Irak petrol boru hattına paralel döşenecek doğalgaz boru hattını inşası ile 10 milyar metreküp gazın teminidir.

Böylece Rusya'dan 100 dolara 1000 metreküpe mâl edilen doğalgaz ortalama 50 dolara düşürülecektir, ayrıca Rusya'ya bağımlılıktan da kurtulunmuş olunacaktır.

8. Ülkemizin fuel-oil ihtiyacı % 90 dışardan sağlanmaktadır. Fakat bununla ilgili olarak Irak petrol boru hattı kullanılmakta diğer ihtiyaç ise tankerler veya gemilerle temin edilmektedir. Boru hattı ile nakledilme maliyeti diğerine göre % 50 daha ucuz olmaktadır. Bu sebeple mutlaka
Bakü-Ceyhan boru hattı yapılmalıdır. Yine bu hat ülkemizin transit taşımacılıkta önemli bir konuma gelmesini sağlayacaktır.

9. Tüm bunların yanında alternatif enerji kaynaklarının kullanımı da yaygınlaştırılacaktır.
a. Nükleer enerji santralleri kurulması,
b. Güneş enerjisi,
c. Rüzgar enerjisi,
d. Jeotermal enerji,
e. Biomas enerji,
f. Yakıt hücreleri (Alevsiz gaz yakılması, metan-hidrojen yakımı)
g. Akıntı enerjisi,
h. Dalga enerjisi.

A. Nükleer enerji yaklaşık 60 yıldır tüm dünyada kullanılmasına rağmen ülkemizde sürekli engellenmiştir. Tehlikesiz diğer yakıt türlerine göre çok daha azdır. Çünkü güvenlik tedbirleri kat kat daha fazla alınarak inşa edilmektedir.

B. Güneş enerjisinin tam olarak kullanılması halinde Türkiye'nin ihtiyacının tamamını karşılaması mümkündür.

C. Rüzgar enerjisi ülkemizin ihtiyacının % 20'sini karşılayabilecek, yatırımı kolay ve çabuk enerji kaynağıdır. Batı Anadolu, Çanakkale, Ayvalık, İzmir, Kuzey rüzgarı, ayrıca Sinop-Samsun bölgesi.

D. Jeotermal enerji bugüne kadar kaplıca turizmi olarak kullanılmıştır.

Bu kaynaklar;
-Şehirlerde ısıtma amacıyla,
-Sanayi de buhar üretimi amacıyla hemen kullanıma sunulabilir.

E. Biomas enerji: Hayvancılığın yoğun olduğu bölgelerde tezek yakılarak kullanılmaktaydı. Şimdi bunu sanayi haline getirerek büyük şehirlerin çöp dağlarını yakarak oluşan metan gazını bu enerjinin kaynağı olarak kullanacağız.

F. Yakıt hücreleri sistemi: Yabancı ülkelerde kullanılan, uzay teknolojisinin kazandırdığı alevsiz yakma sistemidir. Alev yakıtı yakarken bir enerji harcamakta ve yakmadan elde edilecek verimi düşürmektedir. Bu sebeple metan veya hidrojenin alevsiz yakımı uygulanmaktadır.

G. Akıntı enerjisi: Yüksek bir hızla akan nehirler üzerinde kurulacak değirmen sistemlerinin sağlayacağı dönme kuvvetiyle elektrik üretilebilecektir.
H. Dalga enerjisi: Yoğun ve yüksek dalga boylarına ulaşılan kıyılarda kullanılabilmektedir.
Özellikle Sinop ilimizde düşünülmektedir.


KOBİLER

Günümüzde ağır ve hantal sanayi, teknolojik değişimlere ayak uydurmakta zorlanması, istihdamın sağlanmasında ve ekonomik kalkınmanın en önemli unsuru olan KOBİ'lerin önemini artırmaktadır.

Sistemimizde, Dar Bölge Yaygın Kalkınma Modeli çerçevesinde, her bölgeye uygun organize sanayi bölgeleri devlet tarafından kurulacaktır. Oluşturulacak KOBİ şehirlerinin, çağdaş teknoloji kullanmaları sağlanacak, üretimle ilgili her türlü bilgiyle donatılacaktır. Bu alandaki uygulamaları maddelersek;

1. KOBİ'ler proje mukabili sıfır faizle kredi verilerek doğrudan desteklenecektir.

2. KOBİ'lerin enerji, vergi gibi giderleri aşağı çekilerek, üretim maliyetleri azaltılacaktır.

3. Devlet, KOBİ'lerin biraraya gelerek, organize ve entegre çalışmalarını özendirerek, ihracata yönelik uluslararası markaların ortaya çıkmasına ön ayak olacaktır.

4. Devlet, yüksek sermaye, teknoloji, bilgi birikimi gerektiren sanayi alanlarına bizzat kendi girecek, ancak üretim safhasında ve sonrasında yan sanayi kolları KOBİ'lere devredilecektir.

5. KOBİ'lerin dünya pazarlarıyla rekabet etmeleri, entegre çalışabilmeleri için uluslararası fuarlara, tanıtım ve organizasyonlara katılmaları sağlanacaktır.

6. KOBİ sistemi için istihdamı ve yatırımı teşvik edici tedbirler alınacaktır.


DAR BÖLGE YAYGIN SANAYİ MODELİ

Bu modelin esası, küçük ama verimli bölgesel ekonomilere dayanır. Günümüzde ağır ve hantal sanayilerin modası geçmiştir. Ağır ve hantal sanayiinin faturasını, Rusya ve Doğu Bloğu ülkeleri ekonomik sistemleri çökerek ödemişlerdir.

Bugün teknoloji o noktada ki, küçük bir alanda çok büyük kârlar getirebilecek, küçük çaplı sanayi tesisleri kurulabilmektedir. Her bölgeye, hatta köylere kadar bu tesisler kurulmalıdır.

Gelişmiş ülkeler işçilik maliyetlerinin yüksek olmasından dolayı, üretimden kaçmaktadır. İşte bu nokta da, ülkemizde işçilik maliyetlerinin düşük olmasından da yararlanarak, bu ülkelerin boşalttıkları alanlara girilerek üretim yapılabilir.

Bir başka önemli kazanç da, üretim için gerekli hammadde ve yarımamullere yakın bölgelerde oluşturulacak tesislerle, nakliye yoluyla hammadde transferine gerek kalmadan, üretim maliyet giderleri aşağıya çekilmiş olacaktır.

Bu yöntemle birlikte, hammadde ve yarımamul üretilen yerlere yakın birbirine bağlı entegre sanayi kurulacaktır. Yüksek sermaye ve teknoloji isteyen sahalarda devlet bizzat yatırım yapacak veya bu küçük organizasyonları birleştirerek, üretim anında veya sonrasında, yan sanayi alanları da dahil, bu modelle çalışan atölye ve KOBİ'ler devreye alınacaktır. Böylece devlet de, yüksek sermaye ve teknoloji isteyen sektörlerde ağır ve hantal sanayi sistemlerden kaçınmış olacak ve üretime dinamizm katılmış olacaktır.

Ayrıca üretim yapmak isteyen müteşebbislere, proje karşılığı sıfır faizle krediler verilerek teşvik edilecek ve bu sistem içine dahil edilecektir.

Bu modelde pazarlama problemi de olmaz. Küçük çaplı atölye ve KOBİ'ler çevredeki ihtiyaca göre yönlendirilir. Böylece pazarın ihtiyacı da yerinden karşılanır. Devlet büyük üretim organizasyonlarına bu işletmeleri de dahil edeceğinden, bu firmaların nerede üretim yaptığı sorusu önemli olmayacaktır.

Dar bölge yaygın sanayi modelinin önemli bir özelliği; sanayiinin yaygınlaştırılmasıyla, milletin topyekün bir atılım hamlesine başlaması ve her bölgenin devreye girmesiyle, sermayenin tabana yayılması sağlanacaktır.


ORMANCILIK

Türk ormancılığı, her alanda olduğu gibi yanlış politikaların esiri olmuştur. Türkiye'de uygulanan ormancılık politikaları iktidarlara göre değişikliğe uğramış, her siyasi parti ülkenin ve halkının menfaatlerinden uzak, popülist politikalar uygulayarak, ormanların heba olmasına ve orman sanayiinin baltalanmasına yol açmışlardır. Yani ormancılıkta milli devlet politikası izlenmemiştir.

Türkiye'deki mevcut orman alanı 20 milyon 119 bin hektardır. Bu alanın 8 milyon 856 bin hektarı verimli orman alanı niteliğindedir. Bu haliyle bile Türkiye, kişi başına düşen orman varlığı bakımından Avrupa ülkeleri arasında önemli yere sahiptir. Kişi başına düşen verimli orman alanı bakımından 0.142 hektar ile Portekiz, Fransa, Lüksemburg ve Yunanistan'dan sonra Türkiye Avrupa 5'incisidir. Ancak bu gerçeklere rağmen ormanların sanayide değerlendirilmemesi karşısında tablo Avrupa ülkelerine karşı tamamen aleyhimizedir.

Yukarıdaki değerlendirmeler endüstriyel, odun üretimi bakımından yapıldığında Türkiye, 0.252 metreküplük kişi başına üretimle Avrupa ülkeleri arasında sekizinci sırada yer almaktadır. Bu durum, mevcut orman varlıklarımızı orman sanayiinde kullanamadığımızı göstermektedir. Son yıllarda yurt dışından önemli oranda odun hammaddesi dış alımı gerçekleştirilmekte, dolayısıyla da orman sanayii bakımından ciddi bir tehlike arzetmektedir.

Ayrıca orman ürünlerinin devlet eliyle işlendiği tek kurum olan Orman Ürünleri Sanayi Kurumu'nun (ORÜS) özelleştirilmesiyle de orman sanayii adeta öksüzlüğe mahkum edilmiştir. Artvin, Şavşat, Ardeşen, Aksu, Bafra, Vezirköprü, Uzunköprü, Bolu... gibi bir çok il ve ilçemizdeki ORÜS fabrikaları kapatılmış, hurda demir fiyatına satılmış hem bölgede orman kaynaklarının değerlendirilmesinin önü tıkanmış hem de işsizliğin artmasına davetiye çıkarılmıştır. Bütün bu özelleştirmeler gerçekleşirken Rusya, Romanya, Ukrayna gibi ülkelerden alınan tomruk miktarının her geçen gün artması da manidardır.

Orman serveti bakımından Türkiye'nin % 15'e yakın potansiyeline sahip Doğu Karadenizbölgesinde bu sanayiinin desteklenmesi ve sürekli göç vermesinin engellenmesi gerekirken, tam
tersinin yapıldığı son yıllarda karşımıza çıkan yanlış orman politikalarından sadece biridir.
Türkiye sadece orman potansiyeli açısında değil, odun dışı orman ürünleri bakımından da çok zengin bir potansiyele sahiptir. Bu ürünler yiyecek, hayvan yemi, ilaç, kozmetik gibi kullanım alanlarının ana kaynağını oluşturmaktadır.

Genel olarak odun dışı orman ürünleri olarak adlandırabileceğimiz bu ürünler kapsamında tarımsal bitkiler, süs bitkileri, ağaççılık, çalı ve otsu bitkilerin dal ve sürgünleri, yaprak meyveleri, çiçekleri, kabukları, mazı, soğanlar, yumrular ve orman toprağı bulunmaktadır.

Bunların herbiri dünyanın her yerinde başlı başına orman alt ürün kaynağı olarak değerlendirilmekte ve sanayide kullanılmaktadır.

Türkiye ormanlara ve orman sanayiine kayıtsız kaldığı gibi bu alana da kayıtsızdır. Avrupa kıtası yaklaşık olarak 11 bin bitki ürününe sahip olmasına karşılık, Türkiye 3 bini endemik (sadece Türkiye) toplam 9.500 türe sahiptir. Bu endemik türlerin bazıları, dünya üretiminde miktar olarak ağırlık taşımaktadır. (Sığla yağı, kardelen, defne yaprağı, çam fıstığı).
Bütün politik olumsuzluklara rağmen son yıllarda odun dışı orman ürünlerinin ihracatı 500 milyon dolara ulaştığı görülmektedir. Ayrıca yurt dışındaki pazarı da göze alındığında 3 milyar dolarlık bir potansiyel sözkonusudur. Bu tablo karşısında Türkiye köklü ve milli bir orman politikası oluşturamamanın acziyeti içindedir. Bozuk ve niteliksiz ormanların yenilenmesine karşı ağaçlandırma çalışmaları çok zayıf gitmektedir. Erozyonu önleyici ağaçlandırmanın yapılmayışı her yıl Kıbrıs büyüklüğünde toprak parçamızın yok olmasına sebep olmaktadır. Ormanların yenilenmemesi ve kaliteli ağaçlandırma yapılmaması sebebiyle kalitesiz tomruk üreten, Orman Genel Müdürlüğü'nün elindeki tomruklar satılmamakta depolarda çürümeye terk edilmektedir.

Bu tesbitler ışığında ormancılık konusunda yapacağımız çalışmalar;

1. Orman alanları hızla genişletilecektir.

2. Ormanların işletilmesi, bakımı ve korunması köylülere devredilecek, ormanların geliştirilmesi için yeni teşvik tedbirleri uygulanacaktır.

3. Orman ürünlerinin son mamul hale getirilmesi için, bu bölgelere entegre tesis ve fabrikalar kurulacaktır.

4. Yangın ve sabotajlara karşı en ağır cezai yaptırımlar uygulanacaktır.

5. Orman alanlarında şehirleşme engellenecektir.

6. Erozyona karşı etkin mücadele için orman alanlarımız artırılacaktır.

7. Orman ürünleri ithalatına sınırlamalar getirilecektir.

19.12.2004 TARİHLİ EKLEME

19.12.2004 tarihinde yapılan Bağımsız Türkiye Partisi 2. Olağan Büyük Kongresi tarafından mevcut Parti Programı2nın sonuna yapılan eklemeye ait metin aşağıdaki gibidir.

İÇİNDEKİLER

Takdim
Ekonomi Tezimiz      
Ekonomi Büiminin Gerçek Tanımı   
Milli Ekonomi Modeli'nde Ekonomi Kuralları         
GSMH Ve Büyüme  
Milli Ekonomi Modeli'nde Para Politikası    
Paranın Tanımı Ve İşlevi       
Günümüzün En Bilinen Ekonomi Hastalığı 
Enflasyon      
Ekonomilerde Görülmeye Başlayan Hastalık          
Deflasyon      
Senyoraj         
Devletler Niçin Bu Hakkı Kullanamıyor      
Ekonomilerin Büyüme Kuralı           
Emisyon         
Arz - Talep Arasındaki İlişki Ve Sürekli Büyüme   
Ekonomiyi Kemiren Kurt     
Faiz    
Üretim
Ekonomi Çarklarım Bozmayan Vergi Politikası      
Ekonomi Kaynaklarımız       
Milli Ekonomi Modelinin Sosyal Hayata Yansıması 20
Bati Kaynaklı İktisat Ekollerinin Ortak Yönü         
Milli Ekonomi Modeli Ve Sosyal Adalet     
Tüketicinin Desteklenmesi    
Üretimin Arttırılması 
Vergi Politikası          
Faizin Sıfırlanması     
Ekonominin Manzarası         
Bu Tezle Alınacak Neticeler   

 

TAKDİM

Türkiye'mizin tüm global tefecilerden kurtulmasını sağlayacak olan, üretim ve emeğe dayalı bir kalkınma hamlesiyle ülkemizi "Kainat Devleti" yapma projesinin ekonomi ayağı konumundaki "Milli Ekonomi Modeli" tezi BTP Genel Başkam Prof.Dr.Haydar BAŞ Beyefendi'ye aittir.

Sayın BAŞ'm dünya ekonomi tarihine kazandırdığı ve Türkiye'nin ekonomik anlamda kurtuluş reçetesi olan "Milli Ekonomi Modeli" tezi 19 Aralık 2004 tarihinde Bağımsız Türkiye Partisi 2.01ağan Büyük Kongresi tarafından parti programma eklenmiştir.

MİLLİ EKONOMİ MODELİ

EKONOMİ TEZİMİZ
EKONOMİ BİLİMİNİN GERÇEK TANIMI

 

Milli Ekonomi Modeli, günümüzdeki iktisat modelleri ile, ekonominin tarifinden itibaren ayrılmaktadır.

Günümüzdeki iktisat modelleri, ekonomiyi "insanın sınırsız ihtiyaçlarım, sınırlı kaynaklardan karşılama ilmidir" şeklinde tarif eder. Milli Ekonomi Modeli'nde ise; ekonomi: "insanın sınırlı ihtiyaçlarını sınırsız kaynaklardan karşılama ilmidir" diye tarif edilir.

Yine Milli Ekonomi anlayışına göre sınırsız olan insanın ihtiyaçları değil, dünya üzerindeki kaynaklardır. Gerçek olan şudur ki, insanın yemek, içmek, ısınmak, giyinmek vb. çok karmaşık olmayan sınırlı ihtiyaç kalıplan varken; bu ihtiyaçlarını karşılamak için dünya üzerinde yüzlerce, binlerce bilinen ve bilinmeyen kaynak mevcuttur. Mesela, insan için yemek karmaşık olmayan, öğünü ve miktarı sınırlı bir ihtiyaç iken, bu ihtiyacın ekmek, peynir, et, domates, ıspanak, tavuk gibi sayamayacağımız çeşitlikte milyonlarca tarımsal ve hayvansal ürünlerden karşılayabileceğini görmekteyiz. Yine insanın basit bir yaşama ihtiyacı olan ısınma; kömür, odun, su enerjisi, nükleer enerji, güneş enerjisi gibi birçok kaynaktan karşılanabilmekte, hatta insanın henüz keşfedemediği fakat bilimin gelişmesiyle bulunabilecek birçok kaynaktan da bahsedilmektedir.

Milli Ekonomi Modeli'nde ve hakikatte esas olan, insanın kullanabileceği kaynaklar sonsuz ve sınırsız; ihtiyaçları ise sonlu ve sınırlıdır. Bu münasebetle insan neslinin gelişmesini ve çoğalmasını engellemek hem fıtratına ve hem de tabi şartlara aykırıdır.

Milli Ekonomi Modeli, insan ihtiyaçlarım karmaşık olmayan bir sınırlılıkta görmektedir. Bu model dünya üzerindeki bilinen ve bilinmeyen kaynakların sınırsızlığından yola çıkarak insanın zekasını; emisyon gerçeği ile de emeğim devreye koymakta ve sonsuz olan bu kaynakların kapışım insanoğluna ardına kadar açmaktadır.

Liberal ve kapitalist mantığa göre ise insanın, ihtiyaçları sınırsız kaynaklan ise sınırlıdır. Sınırlı olan bu kaynakların paylaşımı için de insan nüfusunun belli bir oranda mtulması, yani doğum kontrolü gerekmektedir. Ricardo, Malthus gibi karamsar ekonomistler hayatlarını insanlık nüfusunun çeşitli metotlarla azaltılmasına adamışlardır ki bu anlayış insan tabiatına ve de fitratına aykırıdır.

Zira, insan için sınırsız olan ihtiraslarıdır. İnsanı tanımayan Bati mantığı , sınırlı ihtiyaçlar ile sınırsız ihtirasları karıştirmıştir. Ve böylece içinden çıkılması mümkün olmayan adaletsiz ve de haksız bir hayat sistemini vaaz etmişlerdir. Hakikatte ise ihtiyaçlar sınırlı, kaynaklar sınırsızdır. Milli Ekonomi Modeli de bunu ifade etmektedir.

Öyleyse günümüzün ekonomi modelleri daha iktisadın tanımını bile doğru yapamamış, görüşlerim dünya gerçeklerinden çok uzak kavramlar üzerine bina etmişlerdir. Bunun neticesi olarak dünya üzerinde küçük mutlu azınlıklara karşılık büyük mutsuz kitleler ortaya çıkmış, insanlık ciddi manada sosyal, siyasi, kültürel ve ekonomik sorunlar içerisine girmiştir. Çünkü toplumsal problemlerle ekonomik problemler arasında büyük paralellikler vardır.

 

MİLLİ EKONOMİ MODELİ'NDE EKONOMİ KURALLARI

Milli Ekonomi Modeli'nin, ekonomiye ve ekonomi unsurlarına getirdiği yeni tariflerde gaye, üretim ve emeği devreye koymaktan ibarettir.

Bu sebeplerle ekonomi modelimiz, bu gayelere hizmet edecek şekilde dizayn erimiştir. Bu model sayesinde MF politikalarıyla bağımlı hale getirilmiş ekonomiler esaretten kurtarılacaktır. Şu anda içinde bulunduğumuz iktisadi model ülkemizi; tarımdan,   sanayiden,   teknolojiden  ve  her  türlü  üretimden   uzaklaştirmıştir.

Milli Ekonomi Modeli ise uluslararası para kurumlarına muhtaç olmayan, kendi kendine yeten bir ekonomi modelini ortaya koymaktadır. İMF ve Dünya Bankası gibi kurumlarla işbirliği içine girmiş tüm ekonomilerin batma noktasına geldiği bir iftira değil, bilimsel ve tarihsel bir hakikattir.

Ekonomi modelimizin amacı dünyaya da açılmaktır. Kendi insanının emeğini teknolojiyle, sanayi ile harmanlayıp milli üretimini artıran ve bu üretimini dünyaya menfaati karşılığında pazarlayan, ortaya çıkan serveti de adaletli bir biçimde dağıtan bir ülke ekonomisi hedeflenmektedir.

O halde Milli Ekonomi Modeli;

Tamamen insanımızın emeği, çalışması ve üretimiyle ülkemizin kalkınmasını ve ekonomik bağunsızhğım hedefleyen bir ekonomi modelidir.

Bu yönüyle milli kalkınma modeli, ülkeleri sömürmeyi hedef alan küresel güçlere karşı verilen mücadelenin de adıdır.

Bu model bir alternatif değil, ekonomik savaşm yaşandığı günümüz dünyasında yegane kalkınma modelidir.
Milli Ekonomi Modeli'nde maksat, ülkemizin kalkınması ve ekonomik bağımsızlığıdır. Ekonomik bağımsızlıktan kasıt, Türkiye'nin gerektiğinde her türlü mal ve hizmeti üretebilme gücüne sahip olması; iç ve dış harcamalarım borçlanmadan temin edebilmesidir.

Bu gaye doğrultusunda modelimiz, küresel güçlere karşı duran millet hadesinin
adıdır.

 

GSMH VE BÜYÜME

Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH); toplam mal ve hizmet üretiminin belli bir dönem içerisinde ne kadar arttığım gösteren ölçüdür.

Bir ekonominin büyümesi, GSMH' nın artışı ile orantihdn. Dengeli bir gelir dağılımında, GSMH' nın artması ülke vatandaşlarının refah seviyesinin artması demektir. GSMH' mn artması yani ekonominin sağlıklı büyümesi, işsizliğin azalması, tüketim gruplarının alım gücünün yükselmesi ve TL'nin talep edilir hale gelmesi gibi olumlu makro ekonomik sonuçlar doğurur. Bunun yanında firmalar kar ettikleri için daha fazla gelir ve satış vergisi öder, devlet bütçesinde gelirler yükselir.

iktisatta bilinen bir gerçektir ki, piyasada GSMH'nın %30'unun para olarak bulunması zaruridir. Tedavülde bulunması gereken bu para, insan vücudundaki kan gibidir. Nasıl vücutta olması gereken kan miktarı zaruri ise, bu nispette paranın da tedavülde olması bir zarurettir. İktisadın bir kuralıdır. Devlet, ticari hayamı sağlıklı bir şekilde işlemesi için bu oram konunalıdır.

Ancak, İMF ve dünya bankası gibi kurumlar tavsiye ettikleri programlarda emisyonun arttırılmasını ciddi bir tehlike unsuru olarak göstermektedirler. Bu anlayışın bir neticesi olarak piyasada mutlak bir para kıtlığı görülmektedir.

Paranın kıt oluşu faizleri yükseltmektedir. Böyle bir ortamda girişimciler emek ve üretime yatırım yapmak yerine servetlerim devlete kiraya vererek, parayla para kazanma gibi rantiyeci bir gelir yöntemim benimsemektedirler. Böyle bir durum parayı belh ellerde bloke etmiş ve tekeUeştirntiştir. Kıymeti olmayan parayı faiz yoluyla pahalı hale getirmiştir. Bu durum parayı belh ellerde toplamanın yanında, ülke ekonomisi açısından hayati öneme sahip emisyonun piyasadan çekilmesine sebep olmaktadır.

Milli Ekonomi anlayışına göre ekonomideki durgunluğu aşmak ve ticari hayati hareketlendirmek için öncelikle piyasada bulunması gereken emisyon hacmi %3 Terden % 30Tara çıkartılacaktır. Daha sonra ekonominin büyüme oram çerçevesinde emisyon hacmi arttırılarak piyasadaki para dengesi korunacaktır.

MİLLÎ EKONOMİ MODELİ'NDE PARA POLİTİKASI

PARANIN TANIMI VE İŞLEVİ

 

Istılahı manada; insanların yaşam al an için gerekli olanı üretmelerinin, bu ürettilderinin bölüşüm biçimlerinin ve bu faaliyetten doğan ilişkinin bütünü olan 'ekonomi' insanlık tarihi kadar eski bir konu ve problem olmuştur.

Mevcut iktisat modellerinde pek çok iktisat konusu temelden yanlış zemine oturtulmuş ve insanlığın yüzünü güldüren neticeler maalesef elde edilememiştir. Tarifi yetersiz ve noksan yapılan mevzulardan biri de paradır.

Yalnızca mübadelede ve tasarrufta kullanılan bir değer olarak gösterilen para tarifi, paranın işlevim tam manasıyla ortaya koyamayan nakıs bir değerlendirmedir ve yetersiz kalmaktadır.

Bu para tarifini kabul eden iktisadi modellerde paranın mal ve emeğin karşılığı olduğu göz ardı edilmiş; üretimi ve tüketimi beraberce arttıran, sürekli bir büyüme modeli ortaya konulamamışta-.

Serbest piyasa ekonomisini savunan modeller, kişilerin servet birikimine odaklandıklarından, sistenüerinin merkezine faizi yerleştirmişlerdir. Ancak faiz merkezli iktisat görüşleri, ekonomideki çarkların dönmesi için gerekli olan dolaşımdaki parayı piyasadan çekmiş ve devletlerin iktisadi hayati bir avuç insanın inisiyatifine geçmiştir.

Bunun içindir ki paranın belli ellerde bloke edilmesini amaçlayan iktisat modelleri, kısa vadede küçük mutlu bir azınlık sağlasa da, uzun dönemde tüm ekonomiler için sorundan başka bir şey getirmemiştir.

Neticede bu teorileri ekonomilerinde kullanan ülkeler için büyüme, belli bir zaman aralığında yaşanan bir geüşme olmaktan öteye geçememiş, resesyon (durgunluk) veya stagflasyon piyasaların değişmez akıbeti olmuştur..

Aslında, paranın gerçek görevleri arasında emeğin ve üretimin devreye girmesini tahrik eden güç vasfı esastir.

Kapitalizm ve hberalizm gibi iktisat modellerinde, faize dayalı kazanım asıl gaye olduğundan ekonomiler için durgunluk ve işsizlik kaçınılmaz bir sondur. O halde para aynı zamanda madem ki iştir, madem ki üretimdir, iş ve üretim için herkesin elinde yani piyasada olması gerekir. Ancak bu tahrik unsuru stok edilmezse, tekeUeştirilmezse herkesin tasarruf edebileceği , kazanabileceği, iş ve üretim yapabileceği mal ve hizmet oluşur. Aksi takdirde stoklanmış parayla birlikte, emek ve üretimde stoklaşır ve tekelleşir.
enflasyon nedeniyle yükseldiği bir ekonomide, kişiler üretimden uzaklaşarak reel getirişi yüksek olan spekülatif yatırımları tercih eder. Bundan dolayı enflasyon kısa dönemde kaynak ve gelir dağılımını bozan; uzun dönemde ekonomiler için üretim ve büyümeyi engelleyen ciddi bir hastalıktır.

Ülke yönetimini eline alan iktidarlar, ekonominin en önemli hastalığı olan enflasyonu tanımlayamadıkları gibi doğru çözüm reçeteleri de uygulayamadılar. Ülke ekonomisinin teslim edildiği IMF, Dünya Bankası gibi kurumlar, Türkiye'de "Maliyet Enflasyonu" yaşanmasına rağmen, "Talep Enflasyonu" şartlarına göre programlar dayatınca, ülkemiz krizlerle ele geçirilmiştir.

Bugün, ülkemizde enflasyonun yani fiyatlar genel seviyesinin artması, üretim kaleınlerinin fiyatiarının yükselmesidir. Hammadde, yan mamul, enerji giderleri, vergiler, SSK primleri, ulaşım giderleri gibi üretim kaleınlerinin pahalılaşması, üretimin maliyetini arttırmaktadır. Bu da mal ve hizmetlerin fiyatlarım yükselterek maliyet enflasyonuna neden olmaktadır.

Ekonomide maliyet enflasyonu yaşanırken, hükümetler IMF telkinleriyle sanki bir talep enflasyonu varmış gibi politikalar uygulamışlardır. Enflasyonla mücadele adı altında uygulanan programlarda, yanlış enflasyon tanımının etkisiyle, ekonomiyi genişletici önlemler yerine daraltıcı tedbirler alınmıştır.

Bu politikalarda yüksek faizle piyasalardan para çekilmiş ve paranın bizzat maliyeti artmıştır. Tüketim grupları olan memur, işçi, çiftçi ve emeklilere enflasyonun altında gelir artışı yapılarak tüketim devlet eliyle azaltilmıştir.

Enflasyon ortamında yükselen faizler, servet sahibi müteşebbisi, üretime değil, kolay ve yüksek getirişi olan faiz kazancına yönlendirir. Bu tür ekonomilerde devlet bütçe açıklarım kapatmak için yüksek faizlerle borçlanır. Borçlarım ödemek için de, üretime devam eden girişimciye ve sabit gelirli vatandaşlara işçi ve memura, küçük esnafa, tarım ve orman köylüsüne, denizci ve hayvan üreticisine kısaca toplumun tamamına vergi yükü salar. Bu durum sabit gelirli vatandaşların ezilmesine yol açtiğı gibi; parayla para kazanmayı alışkanlık haline getirmiş rantiye kesimine de gelir transferi yapmaktan başka bir işe yaramaz. Bu ise iç barışı bozan bir unsur, ekonomide bir ahlak sorunudur.
Bu sebeple Müh Ekonomi Modelinin en önemli mücadele alam enflasyon olacaktır.

 

EKONOMİLERDE GÖRÜLMEYE BAŞLAYAN HASTALIK

DEFLASYON

Deflasyon, fiyatlar genel seviyesinin sürekli bir şekilde düşmesi durumudur. Çoğunlukla gelişmiş ülkelerin sorunu olarak karşımıza çıkan deflasyon şu şartların bir araya gelmesiyle oluşur.
Para arzının azalması,
Mal arzının artması,
Para talebinin artması,
Mal talebinin azalması.

Bu koşullar deflasyon sürecine girildiğinin işaretidir. Deflasyonun olduğu bir ortamda reel faizin ve maliyetlerin yüksek olması girişimcilerin servetlerim faize yatırmalarına neden olur. Devlet tüketim gruplarından daha fazla vergi toplamaya başlar. Bu durum zamanla tüketim gruplarından, faizci kesime bir gelir transferine dönüşür. Böylece talep giderek azalır. Buna bağlı olarak arz fazlası meydana gelir ve fiyatlar düşer. Fiyatlar düştükçe firmalar daha az kar eder. Kar azaldıkça firmalar istihdamlarını kısar ,işsizlik meydana gelir. İşsiz kalan insan sayısındaki artış, tüketim yapacak insan sayışım da azalttığından talep daha da kısılır.

Deflasyon ortamında para az ve kıymetli olduğu için insanlar daha az harcama yapma eğilimindedir. Yanı piyasada para arzı az, ancak paraya talep çoktur. Fiyatlar bu nedenle de düşüktür. Tüketiciler daha düşük fiyattan mal alma eğilimine girmişlerdir. Bu şekildeki bir ekonomi ciddi bir girdap içinde demektir.

Deflasyon temelde iki şekilde meydana gelir. Birincisi ani ve büyük çaplı bir genel talep daralmasıdn. Tüketimin azalması fiyatların ve ürerimin düşmesine neden olur ki bu durum ekonomide ciddi problemlerin yaşanmasına sebeptir. Ülkelerin büyük orandaki borçlarım yüksek reel faizlerle döndürmeye çalıştıkları bir dönemde, tüketicilerin harcama yapmamaları sorunu dermleştirir, talep aniden daralır ve ekonomi dengeleri alt üst olur.

Deflasyonu doğuran diğer bir etken ise genel arzdaki büyük artıştır. Ancak bu durumda sorun çok büyük olmaz. Üretim artmaya devem ettiği için ekonomi büyümesini sürdürür. Fakat piyasadan para emildiği için pazar problemi ortaya çıkar, yine dengeler alt-üst olur.

Deflasyonunun ilk işaretlerim 1989 yılında vermeye başlayan Japonya'da önce gayrimenkul, menkul kıymetler ve sermaye yatırımlarında fiyatlar düşüş gösterdi. 1995 yılma kadar görmezlikten gelinen deflasyon, tüketici fiyatlanndaki eksi enflasyon verileri geldiğinde anlaşıldı ancak geç kalınmışü. Nominal faizler sıfira mdnilmiş olmasına rağmen reel faiz oranlan pozitif kalıyordu. Japon tüketim gruplan satın alma güçleri düştüğü ve geleceğe güvenle bakamadıklan için harcama yapmıyorlardı. Bu şekilde ülkede durgunluk sürerken, fiyatlar düşmeye devam etti.

Japonya'dakine benzer bir deflasyon sürecinin henüz başmda olan Almanya'da yıllık enflasyon oram %0.7'ye kadar indi ve sıfıra doğru ilerliyor. Ekonomi 2003 yılının ilk çeyreğinde %0.2 oranında büyüyebildi. Aynı dönemde yıllık bazda ise %0.9'luk bir küçülme yaşandı. İşsizlik oram ise Nisan 2003 itibariyle %10.7 olarak gerçekleşti.

2.4 trilyon dolarlık bir ekonomiye sahip olan Almanya deflasyonun eşiğinde olduğunu fark etmesine rağmen, AB'deki parasal birlik nedeniyle herhangi bir tedbir alamayacak durumdadır. Mark'ı bırakarak Euro'ya geçen Almanya'nın para politikaları eskiden olduğu gibi Berlin'deki Bundesbank'ta değil Frankfurt'daki Avrupa Merkez Bankası tarafìndan ve Maastricht Anlaşması gereğince tüm Euro bölgesini kapsayacak biçimde belnlenmektedir. Eskiden olsa Almanya, tüm dünyada itibar gören M ark'mı basarak emisyonunu arttırır ve para politikalarıyla ekonomide ortaya çıkan sorunları çözebilirdi.

ABD'ye bakhğrmızda ise 500 milyar dolara yaklaşmış dış ticaret açığıyla, eksi enflasyonuyla, bire inmiş faiz oranlarıyla ciddi bir deflasyonun yaşandığını görüyoruz. Bir farkla ki Amerika konvertibl parası dolan istediği gibi basarak bu süreci uzatabiliyor. Geçtiğimiz günlerde Amerikan Merkez Bankası (FEB) yönetim kurulu üyesi Bermanke "Ekonomilerinin deflasyona girmemesi için enflasyonu sıfıra düşürmelerinin gerektiğini" ifade etti. Bu sebeple ABD, ekononusinin ömrünü uzatabilmek, karşılıksız ve sınırsız bastığı doların tekrar geriye dönmesini önlemek için dünya üzerinde oynadığı askeri ve siyasi rolü devam ettirmek mecburiyetindedir.

Gelişmiş ülkeler ekonomik, siyasi, kültürel v.s. soranlarını az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere pompalarlar. Uluslararası ekonomi kurumlan ve bu kuramların en büyük ortaklan olan küresel güçler dayattıkları ekonomi modelleri ve politikalarıyla az gelişmiş ülkelere durgunluklarını ihraç ederler.

Ülkemiz de , IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların dayattıklan politikalarla, ekonomik krizler ve durgunluklar ülkesi olmuştur. Piyasada ticaretin durma noktasına geldiği bir süreçte arka arkaya üç ay süreyle (2003 yılında) enflasyonun eksi çıkması, ekonomi yönetimi tarafından enflasyonun düştüğü şeklinde ilan edilmiştir. Ancak, işsizliğin, iç ve dış borcun cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine çıktığı ; reel faizlerde dünyanın bir numaralı ülkesi olduğumuz bir dönemde, eksi enflasyonun verileri deflasyon dönemine girilmğinin açık göstergesidir.

Ülkeler deflasyona, ekonomideki potansiyel talebe karşı, tüketicinin elinde para olmadığı için girmektedirler. Bu sebeple üretim durmakta ve stoktaki malların satılabilmesi için fiyatlar düşürülmektedir.

Uygulanan yanlış politikalar neticesi, borçlanan devletin tüketici kesimden aldığı vergiler, yalnızca rantiyecilerin borçlarının faizine aktarılmaktadn. Böylece tüketici daha da kısıtlanır. Netice de elinde parası olmayan tüketici piyasalar için talep darlığından başka bir anlam ifade etmemektedir. Bu da deflasyon sürecim arttıran bir hamsedir.

Milli Ekonomi Modeli deflasyona karşı uygulanacak para politikalarıyla bu sorunu halledecektir. Merkez Bankasına para basma yetkisi tekrar verilecek, belli oranda emisyon arttırılacak, tüketim gruplarının satın alma güçleri tekrar kazandırılarak, üreticinin malına müşteri talebi oluşturulacaktır.

Milli Ekonomi Modeli, ilk olarak borçlarım Merkez Bankası imkanlanyla ödeyecek, vergiyi tüketim gruplarından kaldıracak ve ayrıca tüketim gruplarına vereceği faizsiz kredilerle talebi kışkırtacaktır. Vergiyi, ticaret hayatının patlamasıyla geliri katlanan servet sahibi üreticiden alacaktır. Tüketici ve üretici kesimine ekonomik dengeler hesaplanarak dönem dönem sıfır faizli krediler verilecektir.

SENYORAJ

DEVLETLER NİÇİN BU HAKKI KULLANAMIYOR?

 

Senyoraj ,genel anlamda "paranın üretim maliyetiyle üzerinde yazılı değer arasındaki farktir." Bu farkın devletin kasasına gelir olarak girmesiyle devlet, vergi toplamadan ya da borçlanmadan harcamalarının bir kısmını karşdayabilmektedir.

Günümüzde devletlerin senyoraj geliri elde etme haklarım kullanabilmesi tartışmaya açılmıştır. Günümüz iktisadi ekolleri devletin senyoraj hakkını kullanmasını adeta ayıp saymışlar ve enflasyon vergisi olarak tanımladıkları senyoraj yerine devletlere iç ve dış borçlanmaya gitmelerini tavsiye etmişlerdir.

Tarihsel olarak bakıldığında, altın para .sisteminde altının üretim maliyeti ile nominal değeri arasında fark yoktur.

Bu tür ekonomilerde, para otoritesi olan devletin senyoraj geliri elde etme imkanı paranın maden içeriğini düşürmek dışmda oldukça zordur. Ayrıca paranın maden içeriğini azaltmak iç ve dış ticareti olumsuz etkiler. Bu durum yurt içinde ekonomiyi takas ticaretine döndürmekte, uluslararası ticaret hacmini de daraltmaktadır.

İşte esnek olmayan bu tür para sistemleri para otoritesi olan devletin ihtiyaçlarım karşılayamamış ve yerini günümüz itibari para (kağıt para) sistemlerine bırakmıştır.
Devlet tarafından basılan kağıt paranın maliyetinin çok düşük olması nedeniyle,maliyet ile yazılı değer arasındaki fark çok yüksek olmaktadır.Devlet paranın üzerinde yazılı değeri kullanarak mal ve hizmet alabilmektedir.

Ülkelerde itibari para sisteminin yaygınlaşması senyoraj gelirini devletler açısından önemli bir kaynak haline getirnıiştir. Esnek bir sistem olan itibari para sistemi ekonomide para arzının artuıhnası için uygun bir ortam sağlamaktadn. Çünkü itibari para sisteminde Senyoraj; devlet için sıfrr faizle borçlanmak anlamına gelmektedir. Para, hükümetin merkez bankasından sıfır faizle aldığı bir borç türüdür. Dolayısıyla harcamalarım para basarak finansa eden bir hükümet, tahvil arz etmesi durumunda bir maliye unsuru olan faiz yülcümlülüklerinden kurtulacaktır.

Ancak liberal ve kapitalist anlayışlar devletin senyoraj geliri elde etmek için merkez bankasını devreye sokmasına karşı çıkarak senyorajı enflasyon vergisi olarak tanımlama yoluna gitmişlerdir.

Bilindiği gibi vatandaşın samı alma gücünden kaynaklanan gizli bir vergi unsuru olan enflasyon, ekonomide mal ve hizmetten fazla para arzıyla mümkün olmaktadır. Senyoraj hakkına "enflasyon vergisi" olarak tanımlama getiren mantığın asıl maksadı devletin para basma hakkım elinden almak veya kısıtlamaktır. Devletin para basmasını enflasyon kaynağı olarak göstermeye çalışan günümüz iktisat ekolleri aslında "parayla para kazanmayı ve kazandırmayı" alışkanlık haline getiren rant çewelerinin ekmeğine yağ sürmektedir.

Liberal ve kapitalist iktisat ekolleri ekonomi anlayışlarının merkezine faizi yerleştirdMerinden, devletin merkez bankasını devreye sokarak para basması, para ile para kazanan servet saMplerinin elindeki paraya olan talebi ortadan kaldıracaktır. Devlet senyoraj geliri elde ettiği takdirde, ne devlet ne de devlet tarafından para ihtiyacı sağlanmış vatandaş, rant kesiminden yüksek faizle para talep etmeyecektir. Bu sebeple bu günkü iktisat görüşleri devletin senyoraj geliri elde etme hakkına "enflasyon vergisi" demektir.

Tabidir ki devlet bu gelir hakkım ölçüsünde kullanacaktır ve kullanmak zorundadır. Enflasyon mal ve para dengesizliğinden kaynaklanmaktadır ve devlet böyle bir dengesizliğe yol açmamak zorundadır. Piyasada mal ve hizmetten fazla para bulunması talep enflasyonuna, mal ve hizmetten az para bulunması da maliyet enflasyonuna yol açar. Ekonomilerde mal ve hizmetle mevcut para arasındaki denge bu derece önemliyken ve bu dengeyi korumak devletin vazifesiyken, liberal ve kapitalist anlayışlar senyoraja enflasyon vergisi demektedirler.

Dünyanın en yüksek reel faiz geliri elde edilen ülkesi olan Türkiye'de devletin senyoraj hakkım kullanmaması ve bu gelirden mahrum kalması istenmektedir. Merkez bankası devreye konulmadığı ve emisyon artürılmadığı zaman piyasada kıt olan para rant kesimlerinden karşılanmaktadır. Devletin senyoraj geliri elde etmek yerine sürekli borçlanması tüketici sınıf üzerine büyük yük getirmekte, piyasa çarkları dönmemekte, adaletsiz gelir dağılımı yapısal bir sorun haline gelmektedir.

Devlet, para ihtiyacını senyoraj hakkı ile temin etmesi gerekirken, bunun yerine iç ve dış borçlanma adı altında tamamen yabancı para tekellerine borçlanarak yılda 100 katrilyon TL faiz borcu ödemektedir. Yani devletin gelirinin tamamına yakını vergi adı altında milletten alınan paralarla sağlanmakta, yabancı sermaye sahiplerine peşkeş çekilmekte ve ikram edilmektedir. Halbuki 100 katrilyonluk bir senyoraj hakkını hükümetin kullanması, vatandaşı bu yükten kurtaracaktır. Böylece vatandaşın verdiği vergiler devlet ve millet yararına değerlendirilmiş olacaktır. Yabancı güçlerin telkin ve tavsiyeleriyle yani IMF ve yandaşlarının tavsiyesi ile milleti iç ve dış borca sokup 100 katrilyon gibi bir faiz yükünün altına koymak, bilerek yada bilmeyerek millet varlığını yabancı güçlere peşkeş çekmek demektir. Vatandaşın bir dilim ekmeğe muhtaç iken, senin, onun karnım doyuracak yerde, elindeki ekmeği alarak yabancı sermaye sahiplerine vermen bir cinayettir ve de zulümdür.

Devletin senyoraj ile para arzım arttırmasının enflasyona yol açtığını iddia ederek emisyonu yasaklayan anlayışlar, konvertibil olan dolar, euro, sterlin gibi paraların ülke ekonomilerine rahatlıkla ve karşılıksız girmelerine ses çıkarmamaktadır.

Dünya ülkelerinin ekonomilerinde dolar ve euronun kabul gören bir para birimi haline gelmesiyle ABD, biraz kağıt ve mürekkep harcayarak dolar banknotlarım basmakta ve doların rağbet gördüğü ülkelerin mal ve hizmetlerini satın almaktadır. Yani ABD maliyetsiz bir biçimde senyoraj geliri elde etmektedir. Yani para basma hakkım kullanma akıllılığını gösteren devlet, bastığı parayı tutma heveslisi devleti bulduğunda, kağıt ve mürekkep maliyetine senyoraj geliri sağlıyor. Bu durumda olan ülkemiz, kendi parasını basmak yerine, dolar ve euroyu ekonomisinde egemen para durumuna getirerek ABD ve AB'ye gelir transferi yapmış oluyor. Enflasyon vergisi denilerek iktisadi bir hastalıkmış gibi lanse edilen senyorajın az gelişmiş ülkelere yasak, küresel güçlere serbest olması bu sebepledir.

Devletler piyasadaki para ihtiyaçlarım kendi milli paralarıyla sağlarlarsa, ülke içinde yabancı para ihtiyacı azalacak ve yüksek faizle borçlanmak zorunda kalmmayacaktir. Devlet, yabancı paraya ve rantiye kesimine vereceği faiz miktarım senyoraj geliri sayesinde kar hanesine kaydedecektir.

Bu sebeple devletler ölçülü olarak kullanacağı senyoraj hakkı ile emisyonunu arttirmalı ve ne kendini ve ne de vatandaşını uluslararası tefecilerin eline düşürmemelidir.

 

EKONOMİLERİN BÜYÜME KURALI: EMİSYON

Emisyon, piyasada dolaşan banknot miktarıdır. Bir ekonomi sürekli büyüme istiyorsa piyasada GSMH'nin 1/3 kadar paranın bulunmasını temin etmeli, her yıl hedeflediği büyüme oram kadar emisyonu artbnnalıdır. Bu bir iktisat kuralı olduğu gibi bir matematik hesabıdır.

Bu güne kadar sürekli büyümeyi sağlayamayan ekonomi modelleri, emeğin devreye girmesiyle ürettikleri mallardan kazandıkları serveti tekrar üretime döndürmek yerine faize yönlendirdiklerinden ülkeleri eninde sonunda resesyona ve stagflasyona sokmuşlardır. Bu durumdan kurtuluşun tek çaresi emisyonu arttırmaktır.

Fertlerin elinde olması gereken para faizle bloke edilince piyasada talep oluşmaz. Talep oluşmayınca arz da kısıtlanmış olur. Bunun aşılabilmesi için emisyonunu genişletilmesinin yanında faiz de kaldırılmahdır. Emisyon gelişi güzel genişletilmez. Emisyon üretime mukabil ya da devreye konulabilecek emek kadar genişletilmelidir.

Örneğin 10 milyar lnalık emisyon arttuılıp çiftçiye verildiğinde çiftçi tarlasına 10 milyar maliyetli ürün ektiğinde, 30 milyarlık kazanç sağlar. Devlet 10 milyara devreye koyduğu emekten 30 milyarlık ürün toplar veya girişimciye verdiği 10 milyarlık faizsiz kredinin kazancı 20 milyar olur. Maliyetle kazanç arasında ortaya çıkan fark devletin arttırdığı emisyonun çok üzerinde olduğu için enflasyona yol açmadığı gibi ülkenin GSMH'sını yükselterek büyümeyi sağlamıştır.

Türkiye'de yaşanan "maliyet enflasyonu" ekonomi yetkilileri tarafından hala tespit edilememiş ve gerekli yapısal önlemler alınamamıştır. DİE'nin hesapladığı eksi enflasyon rakamlarına objektif bir gözle bakıldığında stoklarım eritmek için zararına satış yapan girişimcinin içler acısı hali göriilecektir. îş adamı mal ve hizmet üretmekte ancak piyasada para olmadığı için malına müşteri bulamamaktachr.

Türkiye'de üretimle mal mukabili para tedavülde olmadığı için, talep senelerden beri istenilen seviyede olamamıştır. O bakımdan üretim ve mal mukabili emisyonun var olması bir iktisat kanunudur.

Türkiye bunu yapacağı yerde parayı piyasadan çekerek maliyet enflasyonunu hortlatmış; IMF' nin yanlış teşhisi münasebetiyle de talep enflasyonu kurallarını uygulamıştır. Böylece para darlığı gittikçe artmıştır, ismi konmamış bir stagflasyon dönemi birkaç seneden beri yaşanmaktadır. Bu badireyi aşmak için para darlığına emisyonu genişleterek son vermek, piyasaları paraya kavuşturmak lazımdır. O takdirde para darlığı aşılır, emisyonla beraber tedavüle giren para ekonomiyi bu badireden çıkartarak, bütün kesimlerin yüzünü güldüren bir kurtarıcı olur. İşte Milli Ekonomi Modeli, ekonominin çarklarının dönmesi ve her yıl büyümenin sağlanması için emisyonun her yıl belli oranda genişletilmesini bir iktisat kuralı haline getirmiştir.

ARZ TALEP ARASINDAKİ İLİŞKİ VE SÜREKLİ BÜYÜME

Ekonomide sürekli büyüme için arz ve talebin sürekli olması gerekir. Milli Ekonomi Modelinde talep arzdan eksiktir. Talebin arzdan eksik oluşu hem ilahi bir kural hem de bir ekonomi gerçeğidir.

Milli modelde, üretici ve tüketici olarak iki sımf mevcuttur. Üreterek, mal ve hizmet satarak servet sahibi olan kesim üreten kesimdir. Üretime emeğiyle ortak olan ancak sabit gelire sahip bulunan memur, işçi, emekli, çiftçi gibi gruplar tüketiciyi oluşturur.

Üreten sınıfın ürettiği mal ve hizmetine müşteri bulabilmesi tüketen kesimin satın alma gücüne bağlıdır. Ekonominin çarklarının dönmesi için öncelikle tüketim gücünün yerinde olması gerekir.

Ekonomide tüketicinin talebinin üreticinin arzından eksik olduğu bir iktisadi kural olduğuna göre, vergi ve sıfır faizli kredi politikalarıyla bu durum dengelenir. Mevcut bütçe gelirlerinde tüketim gruplarından alman vergiler zaten 10 katrilyonu aşmamaktadır. Bu miktarın vergi gelirleri içindeki payı %20 gibi çok düşük bir rakamdır. Tüketiciden bu para alınmayarak, bunun yanında sıfır faizli tüketici kredileriyle piyasanın iki aktöründen bir olan talep tahrik edilmelidir.

Talebin yükselmesi üreticiyi de tahrik edecek o da arzı artıracaktır. Arz kesiminin sıfır faizli kredilerle üretim imkanları desteklenmeli ve ihraç etmesi teşvik edilmelidir. Tüketim kesiminin satın alma gücündeki artış oranı talebine yansıyacağından daha önce 100 milyar liralık satış yapan üretici 800 milyarlık belki de daha fazla ciro elde edecek ve devlete verdiği vergi de aynı oranda artacaktır. Görüldüğü gibi Milli Ekonomi Modeli'nde hem üreten hem tüketen aktif haldedir ve devlet de kazançlıdır. Bu sistemde durağanlık dönemi yaşanmaz ve ekonomide sürekli büyüme dönemi başlar. Bu amaç doğrultusunda Milli Ekonomi Modeli günümüz iktisadi görüşlerini rafa kaldıran yegane modeldir.

Bugün kabul gören ekonomi anlayışlarında arz talep arasında yapılan tanımlamalar ya eksik ya da tamamen yanlıştır. İddia edildiği gibi ne her arz kendi talebini oluşturur ne de serbest piyasa koşullarında arz talebe eşit olur.

Bugün dünyada küresel güçler parayı kendi ellerinde stoklamış, servet sahibi olmuşlardır. Paradan para kazanma yoluyla dünya halklarım adeta haraca bağlamışlardır. Neticede tüketim kısıtlanmış, arz tıkanmış, üretimden uzaklaşılmış ve dünya, gelişmiş ülkeler dahil, enflasyon, deflasyon, resesyon, stagflasyon gibi problemlerle karşı karşıya kalmıştır. Kapitalizm ve hberalizmin olumsuzluklarım yaşayan bütün ülkelerin , arz ve talep arasındaki dengesizliği gideren, mal ve hizmet üreteni ödüllendiren, emeğe değerini veren ve geliri adaletti dağıtan bir ekonomi sistemine; yani Milli Ekonomi Modeli'ne büyük ihtiyacı vardır.

EKONOMİYİ KEMİREN KURT:

FAİZ

Günümüz iktisadi modeUerinin merkezine oturan faiz, piyasadaki paranın stoklanmasını ve belli ellerde tekelleşmesini sağlayan araçtır.

Liberal ve kapitalist sisteme göre faiz, atıl duran tasarrufları yastık altından çıkartan ve yatırıma dönüştüren faydalı bir şey olarak ifade edilir. Ancak, son iki yüz yıldır oldukça popüler olmuş kapitalist sistem, faizle paradan para kazanan ve üretimden vazgeçen ekonomiler doğurmuştur. Bugün gelişmiş ülkelerde çok mutlu küçük bir azınlık meydana getirmiş olan bu sistem, toplum tabakaları arasındaki uçurumu inanılmaz boyutlara taşımıştır.

iktisadi bir kural olan talebin arzdan eksik olma durumunun oluşturduğu dengesizlik, üreticinin elinde bulunan servet ile tüketicinin elinde bulunan satın alma gücünün araşma faizin girmesi ile daha da artmıştır.

Üretecinin kazandığı servetin bir kısmım vergi yoluyla devlete ve ücret karşılığı emeğe; diğer kısmım ise tekrar üretime aktarması gerekirken, servetim faiz karşılığı kiraya vermesi alışkanlık haline gelmiştir. Dünyada mal ve hizmet ticaret hacminin 20 katı kadar para faiz geliri elde etmek için çeşitli piyasalarda yatmaktadır. Faiz ekonomileri toplumları üretimden uzaklaştrrmış ve sanal bir ekonomik büyüklük oluşturmuştur.

Diğer yandan servet sahipleri para ve sermaye piyasalarında faiz geliriyle devletleri kendilerine borçlandırırken, bu rantiye grubunu finanse etmek, yani devlet borçlanmalarım ödemek yine üreten ve emeğini ortaya koyan esnafa, memura, işçiye, çiftçiye ve ısrarla üretim yapan işadamına kalmıştır. Tüketim yapması gereken gruplar, vergiler yoluyla kapitali elinde bulunduran kesimlere gelir transferi yapmak zorunda bırakılmıştır.

Bu yüzden Milli Ekonomi Modeli'nde faiz, ekonomilerin dengesini bozan ve sermayenin belli ellerde tekelleşmesine yol açmak suretiyle sosyal adaletin gerçekleşmesine mani olan bir iktisadi hastalıktır.

Ayrıca, günümüzde liberal ve kapitalist görüşlerle yönetilen bir çok gelişmiş ülkenin yaşamakta olduğu resesyon, stagflasyon, enflasyon, işsizlik gibi ekonomik hastalıkların baş aktörü yine faizdir.

Faiz gerçekte vücuttaki kanın emilmesine, yok olmasına vesile olan bir vasıtadır. Mevduat, para vücudun kanıdır. Toplumda piyasa hareketini, ekonomik hareketi temin eden paradır. Paranın belli ellerde stoklanmasını, bloke edilmesini sağlayan faiz, iktisadi dengeleri alt üst etmektedir.
Bu sebeple üretim ve tüketim için herkesin cebinde olması gereken paranın belli elde stoklanmasını sağlayan faizin, ekonomilerde sıfırlanması gerekmektedir.

Bugün durgunluk içersinde bulunan ABD ekonomisi yüzde İler de bulunan faiz oranlarını sıfırlamayı tartışmaktadır. AB ülkelerinde bu oran % 1,5 iara kadar indirilmiştir. Uzak Doğu' da % 1 seviyesine düşürülmüştür. Bu ülkeler zamanla liberal ve kapitalist düzeni yıkma pahasına faizi sıfırlamaya gitmelidirler. Çünkü artık işin içinden çıkılmaz duruma gelinmiştir. Faiz kaldırıldığı zaman herkesin cebine giren para, stokçuların esaretinden kurtulacak ve özgürlüğüne kavuşacaktır.

Faiz esaretinden kurtulan para üretimi, emeği devreye sokacaktır. Diğer yandan ülkeler ve toplum tabakaları arasındaki gelir seviyelerindeki adaletsizliğin kalkması yine bu mekanizmanın kalkmasına bağlıdır.

 

ÜRETİM

 

Üretim, bir ülkenin büyüme ve kalkınmasının yegane sebebidir. Ülkelerin gelişmişlik ölçüsü olan üretimden kasıt, ekonomide gerçek (reel) anlamda mal ve hizmet ortaya koymaktır. Ekonomilerde değer ölçüsü, üretimle eşdeğer olarak hesaplanmahdu-.

Ülkeler için hayati öneme sahip üretim ekonomide ilk sırada yer almalıyken, günümüzün iktisat ekolleri üretimin yerine "parayla para kazanma" metodu olan faizi yerleştirmişlerdir. Böyle bir ekonomik ortamda -bugün olduğu gibi- mal ve hizmet üretimi değer olmaktan çıkmış, bunun yerini sanal ekonomi kalemleri olan faiz, borsa ve döviz piyasaları gibi spekülatif araçlar almıştır.

Günümüzde geçerli olan iktisadi ekollerin temellerinin atıldığı 17. ve 18. yy' 1ar her alanda özgürlüğü savunan fikir aknnlanmn hakim olduğu bir dönemdi. Bu akımların etkisiyle liberalizmin önde gelen isimlerinden olan Adam Simith gibi ekonomistler liberalizmin düşünce merkezi olan "bırakınız geçsinler" sloganı ile devletin ticari ve ekonomik hayattan çekilmesinin gerektiğini vazediyorlardı. Liberal ve kapitalist görüşe göre devlet ticari alam hür teşebbüse bırakmalı, kendisi yol, köprü, baraj gibi alt yapı yatırımları ile asker, polis gibi güvenlik lıizmetierini üstlenmeliydi. Liberal mantığa göre devlet asli görevine dönmeli ve ekonomiden elim çekmeliydi. Vatandaşların ihtiyaçları için gerekli giderleri karşılamak maksadıyla tüccarlığı bırakıp, vergi toplamalıydı.

Fransız ihtilali ve özgürlük akımları karşısında kendim zor durumda hisseden devlet otoriteleri ekonomik hayattan çekilerek bu alam şahıslara bıraktılar. Devletin çekildiği alanlarda özel girişim saltanatını kurdu. Özellikle belli şahıslar ve aileler, servetlerini inanılmaz boyutlara ulaştırarak adeta devletlere rakip hale geldiler.
Devletler ise ellerinden çıkardıkları karlı sektörlerden gelen kazançlardan mahrum kaldı, özel sektörün kazançlı olmadığı için girmek istemediği ve ağır maliyetlere sahip olan alt yapı ve güvenlik hizmetlerini sağlamakta da yetersiz kaldı. Dolayısıyla devlet vergileri sürekli arttırmak zorunda kalıyor, ancak bu da yeterli olmuyordu. Liberalizm ve kapitalizmin ortaya koyduğu görevlerin altında ezilen devlet otoritesi, ihtiyaçlarım artık vergilerle de karşılayamaz duruma geldiğinden bütçe açıklarım karşılamak için borçlanmak durumunda kaldı.

Kısaca kar alanlarını devletin elinden alan bazı kişiler ve aileler servet sahibi olurken, devlet borç almadan ayakta kalamaz bir hale geldi. Bir süre sonra , üretim ve servet sahibi olan kesim açıklanın kapatmak zorunda olan devletin, kendi parasına talip olduğunu gördüğünde terlemeden kazanç sağlayabileceği yeni bir alan keşfetti. Artık mal ve hizmet üreten kesim ,devlete yüksek faizle borç vermeyi ahşkanlık haline getirdi. Hatta bazı kişiler kurdukları IMF, DB gibi uluslararası kurumlarla devletleri adeta haraca bağladılar. Paradan para kazanmayı alışkanlık haline getiren ekonomiler artık üretimi de bırakmışlardı. Uluslararası fınans kuruluşlarının telkini ile devletler iç ve dış borçlarını ödeyebilme kısır döngüsünde bu tefecilerin kapısını çalmak zorunda kalıyorlardı. Daha sonra borçlarını faizi ile birlikte ödemek zorunda kalan devlet , tüketim grubu olarak tanımlanan (memur, işçi, esnaf, emekli, çiftçi) kesimden aldığı vergilerle gelir transferi yapmış oluyordu.

Günümüz iktisat ekoüerinin ortaya attığı özel sektöre hürriyet masalıyla, ticari hayattan elde ettiği gelir kapışım kapatan devlet ağır gider kalemlerini karşılamak için servet sahibi tefecilerin eline düşmüş oluyordu. Oluşturulan bu sistem dünya ekonomilerim, üretim alanından spekülatif alanlara kaydırmıştır. Borsa, faiz,döviz gibi sanal alanlarda dolaşan dünyadaki para miktarı, mal ve hizmet ticaretinde dolaşan para miktarından 20 kat daha fazladır, örneğin Türkiye'nin en büyük 500 şkketinin bilançolarında " faaliyet dışı gelir (faiz) " kalemi , şirket gelMerinin % 85' ini oluşturmaktadır. Yani firmalar günümüzün ekonomi gerçeklerinde kazançlarım üretim yapmak yerine faizden elde etmektedirler.

İşte bu noktada, üretimden uzaklaşarak sanal ekonomiler haline gelen ülkeler için "Milli Ekonomi Modeli" kurtuluş çaresi olarak devreye girmektedir. Model liberalizm ve kapitalizmin etkisiz eleman haline getirdiği devleti tekrar devreye alarak, devlet-özel sektör ortaklığı ile kalkınma hamlesi ortaya koyacaktır. Çünkü Milli Ekonomi tezinde ekonominin dayandığı temel ve en önemli değer ölçüsü mal ve hizmet üretimidir.

Üretimde artan bir istikrarın yakalanması için bazı şartların yerine gelmesi gerekmektedir. Eğer bir ekonomide üretim faktörlerinin maliyetleri yüksekse ve tüketim imkanları sınırlıysa girişimci oraya ne üretim tesisi kurar, ne de üretim yapar. Dikkatli bir tahlil yapılırsa, ülkemizde üretim maüyetlerinin yükselmesi, tüketim gruplarının satın alma güçlerinin günden güne erimesi, yabancı sermayenin gelmesi bu­yana, yerli sermayenin bile yurt dışına kaçtığı görülecektir.
Bugün fabrikasını söken iş adamı, üretim mahyetinin düşük olduğu yerlere, mesela Balkan ülkelerine kaymıştır. Siyasi iktidarlar yabancı sermayenin gelmesi için, yerli sermayenin çökmesi pahasına yasalar çıkarsalar da sorun çözülememektedir. Aslında özel sektörün beklediği, üretim için maliyet probleminin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Ayrıca yapılan üretimin satilabilmesi için tüketim gruplarının samı alma güçleri arttuılmalıdır.

Milli Ekonomi Modeli, etkin devlet anlayışıyla, devlete ekonomi hayatında önemli görevler verirken, diğer yandan üretim mahyetierini düşürerek, sıfır faizli kredilerle özel sektörün önü nü açacaktır.

Diğer yandan bu modelde belli gelirin altındaki tüketim gruplarından vergi alınmayarak ve sıfır faizli kredilerle desteklenerek tüketim tahrik edilecektir.

Üretim ve tüketim açısından hayati öneme sahip olan piyasalardaki para miktarının piyasadan emilmesine izin verilmeyecektir.

Paradan para kazanmayı alışkanlık haline getirmiş rantiye kesimine, toplumun diğer kesimlerinden gelir transferine dönüşmüş ekonomi sisteminin yerine; üretim yapanın her zaman kazanacağı ekonomi sistemi getirilecektir.

Devlet, ekonomik hayatin içinde olacak, yeni teknoloji alanlarında öncülük yapacak; ürün getiştirmekten ve pazar bulmaktan kaçınmayacaktır.

Devlet, girdiği ticari alanlarda özel sektöre rakip değil, öncü olacaktır. Üretim sürecinde özel sektörle işbirliği içinde bulunarak bu sahalarda yan sanayiyi ve işletmeyi gerçekleştirecek kesimi, kamu yararını gözeterek destekleyecektir.

EKONOMİ ÇARKLARINI BOZMAYAN VERGİ POLİTİKASI

Vergi, devletin hükünnanlık hakkına dayanarak vatandaşından aldığı gelirdir. Devlet hem kendi ihtiyaçlarım karşılamak, hem de vatandaşına hizmet verebilmek için belirli miktarda vergi almak zorundadır.

Ancak , verginin ekonomiyi sınırlayıcı etkisi de vardır. Salman vergi miktarı , tüketim grubunun satın alma gücünü sınırlayan etkisiyle, ekonominin çarklarım bozabilecek etkiye sahiptir. Devlet harcamalarının finansmanında, vergiyi adaletli ve ölçülü dağıtmak zorundadır.

Eğer, vergi adaletli bir şekilde dağıtılamaz ve ülkemizde olduğu gibi alman vergilerin tümü devletin borçlan karşılığında faize giderse, toplumun bir kesiminden diğer kesime bir gelir transferi olarak da yamıyabilir.
Günümüz iktisat ekolleriyle beslenen ülke ekonomilerinde devlet, gelir elde ettiği kazanç alanlarını çıkartarak, kendisine vatandaşından aldığı vergiden başka bir şey bırakmamıştır. Devletin ihtiyaç duyduğu bütçe giderlerim vergiyle karşılaması ve açıkların sadece vergiyle karşılanması zorunluluğu, vergilerin artmasına sebep olmaktadır. Ancak böyle bir durumda ekonominin çarkları bozulur. Çünkü vergi, üretici için maliyet unsuruyken, tüketici için satın alma gücünün sımrl anması anlamına gelmektedir.

Milli Ekonomi Modeli, vergi de yepyeni bir anlayışla adalet ve verimlilik ilkesini temel alan bir vergi politikası ortaya koymaktadır.

Modelimizde, memur, işçi, emekli, çiftçi, küçük esnaf kesimlerine ve günümüz için 100 milyar liralık bir gelir çıtası koyarak, bu rakamın altındaki toplum grubuna tüketici; üstündekilere ise üretici konumu verilmektedir.

Tüketici grubun ekonomideki asli görevi tüketim vazifesini sorunsuz bir şekilde yapmaktır. Vergi alınmayacak tüketim gurubu, bu işleviyle üreticinin mal ve hizmetlerine kolayca talip olabilecektir. Vergi alınmadığından satın alma gücü artan tüketici, sıfır faizle alacağı kredi mukabili ile de devlet tarafından desteklenecek , daha önce alabildiği mal ve hizmet miktarını arttıracaktır. Böylece üretim grubunun serveti de katlanacaktır. Yani daha önce 1 gömlek alan 5 gömlek, 1 ayakkabı alan 5 ayakkabı alarak tüketici tüketecek, üretici de kazandığını stoklamak yerine, üretimini arttıracaktır.

Böyle bir ortamda geliri artan üretim grubundan ise, devlet yüksek olmayan bir vergi rakamı talep edecektir. Modelimizde devlet bütçe açıklarım karşılamak için değil, vatandaşına götürdüğü hizmet bedeli kadar vergi alacaktır. Diğer yandan devlet "alan el değil, veren el" olacaktır.

EKONOMİ KAYNAKLARIMIZ

Bilinen bir gerçektir ki ülkelerin yer alü ve yerüstü kaynaklarım işletmek suretiyle devreye koymaları gereklidir.

Bu kaynaklar ülkelerin kalkınmalarında , istihdam sahaları oluşturmalarında ve hatta stratejik konularda da birinci derecede öneme haiz faktörlerdir. Yer altı ve yerüstü kaynaklarını devreye koyamamış bir ülkenin insanları, kendilerine istihdam oluşturmak için farklı farklı sahalara kayacaklar ve iş bulma problemleri ile karşılaşacaklardır. Bunun için ülkeler , özellikle yer altı ve yerüstü kaynaklarını günün şartlarına uygun olarak bütün teknik imkanlardan faydalanmak suretiyle devreye koymahdrrlar ki fazla kar elde edebilsinler.

iktisatta bu bir kuraldır. Gerek Avrupa' da, gerek Amerika' da ve gerekse Uzak Doğuda bu kurala uymayan bir dünya devleti görmemiz mümkün değildir. Bütün bu devletler yer altı ve yerüstü kaynaklarını mübalağa derecesinde   değerlendirmiş, istihdam sahaları oluşturmuşlardır. Denilebilir ki bu ülkeler milli gelMerinin tamamım bu kaynaklardan elde etmektedir. Mesela ABD, yer altı kaynaklarının tamamını işletmeye açmış ; petrolünü , altınını, uranyumunu, demirini devreye koymuştur. Yerüstü kaynaklan myebileceğimiz taran konusunda da dünyanın bir numaralı ülkesi haline gelmiştir. Keza Almanya, ingiltere, Fransa bütün bu kaynaklara müracat etmişler, neredeyse atıl kalmış tek bir kaynak bile bırakmamışlardır. Avrupa ülkelerinin maden işletmeciliğindeki hüneri, Uzak Doğu' nun ise yer altı ve yerüstü kaynaklarım devreye koymadaki başansı, kabul edersiniz ki dünyanın ibretle seyrettiği manzaralardır.

Bütün bunlara bakıp ibretle ders çıkarmalı ve dünya teknolojisinden istifade ile gerek madenlerimizi ve gerekse orman, deniz ve taran sektörlerimizi en mükemmel şekilde devreye koymalıyız. Ancak ne hazin teceUidir ki IMF' nin dayatmasıyla çıkarılan tahdit kanunları bizi tarımdan uzaklaştirmış, kendi kendine yeten yedi dünya ülkesinden biri olma keyfiyetimizi adeta İcatietrmştir. Yer altı kaynaklamnızın durumu içler acısıdır. Dünyanın en kıymetli maden yatakları ülkemizde olmasına rağmen , bu değerlere dokunulmamış, toprak altında meknuz bir vaziyette saklı tutulmuştur.

Dünyanın ikinci aran rezervinin Türkiye'de olduğunu kanaat-i şahsiyem o ki içimizde bilmeyenler çoktur. Zira bendeniz de bunu siyasete girdikten sonra öğrendim. Altın rezervi bakımından Güney Afrika dünyada birinci, Türkiye ikincidir. Onlarca trilyon dolarlık toryum ve bor madenlerinin ülkemizde olduğu malumdur. Bu madenlerin %70' i ülkemizdedir. Bir batarya haline getirilerek hidrojen yanmasıyla motor yakıtı haline getirilen bor, petrolün devreden çıkmasından soma, devreye konmak üzere sıraya girmiştir. Belki de bu bekleyiş elimizdeki emsalsiz zenginlikleri almak için stratejik bir oyun da olabilir. Zira Türkiye üzerindeki hesaplar, gerek coğrafi, gerekse yer altı kaynaklarımız bakımından bir kuşatmaya dönüştürülmüştür.

Bu manzara karşısında Türkiye' ye düşen; yer altı , yerüstü kaynaklarını; hayvancılık, ormancılık, taran ve denizcilik sektörlerini ve de her türlü madenlerini, milletiyle birlik kurarak işletmeye açması, bütün bu kaynaklarım en modern bir şekilde işleterek mamul haline getirmesidir. Türkiye' nin dünya piyasalarında söz sahibi olması ancak bundan soma mümkün olabilir.

Bizler tarımda, hayvancılıkta, ormancılıkta, denizcilikte, maden işletmeciliğinde, enerji kaynaklarım faaliyete geçirmede, hülasa var olan bütün kaynaklan devreye koymada her türlü projeyi en mükemmel şekilde haznladık. Yüce milletimiz takdir eder ve isterse bunları beraberce devreye koyar, akan gözyaşlarını dmdirir ve yüzlerini güldürürüz.

MİLLİ EKONOMİ MODELİNİN SOSYAL HAYATA YANSIMASI

İnsanlık, tarih boyunca her alanda birçok değişimler geçirmiş, siyasi, kültürel, ekonomik, hukuki v.b. sahalarda bkbirinden farklı birçok ekol uygulamaya konmuştur. Şurası bir gerçektir ki; iktisadi sahada yaşanan değişimler sosyal hayata direkt olarak etki etmektedir. Zira ekonomik meselelerle, toplum hayati arasında sıkı bir bağ mevcuttur. Tarih boyunca uygulanan her iktisadi ekolün, sosyal planda bir yansıması olmuştur.

BATI KAYNAKLI İKTİSAT EKOLLERİNİN ORTAK YÖNÜ:

Bu noktada karşımıza şu hakikat çıkmaktadır. Gerek kapitalizmin gerekse onun tam zıddı anlayışı savunan komünizm, liberalizm gibi bati kaynaklı anlayışlar da esas mantık; güçlünün ayakta kalması zayıfin saf dışı edilmesidir. Zira bati ideolojisi hep Danvin'in teorisi ve doğal seleksiyon fikriyle beslenmiştir. Doğal seleksiyon, canlılardan güçlü olan ve bulundukları çevreye uyum sağlayabilen varlığım devam ettkctiğini, zayıflamışa yok olmaya mahkum olduğu fikrini savunur. Bati kaynaklı iktisat ekollerinin sosyal yansıması hep bu yönde olmuştur. Kapitalizm ve serbest piyasa ekonomisi güçlünün zayıfi ezdiği ve paranın belli ellerde tekelleştiği bir toplum yapısı oluşturmuştur. Buna alternatif olarak geliştirilen Marksizm ise uygulamada açık bir diktatörlüğe dönüşmüş ve ancak 70 yıl ayakta kalabilmiştir.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şudur:

Bütün iktisat teorileri insanın refahım, huzurunu ve sosyal adaleti temin edeceği iddiasıyla yola çıkmış ancak istenilenden çok uzak bir netice doğmuştur. Etkiye tepki prensibiyle biri diğerini doğuran bu ekollerin hiç biri gelir dağılımındaki eşitsizliğe ve sosyal adaletsizliği ortadan kaldıramamıştır.

Peki, gerçekten sosyal adaletin tam manasıyla var olduğu bir iktisadi ekolden ve toplum düzeninden söz edüebilir mi? Şüphesiz, Evet

İşte Milli Ekonomi Modeli ve bu modelin en önemli unsurlarından biri olan tüketici kesimin desteklenmesi, üretimin arttırılması ve faizin sıfırlanması meselesi sosyal adaletin temin edilmesindeki kilit noktalardır.

MİLLİ EKONOMİ MODELİ ve SOSYAL ADALET:

Görüldüğü gibi tüm iktisadi modellerde temel hedef sosyal adaleti temin edebilmektir. Ancak bu zamana kadar uygulamaya konan bu görüşlerin hiç biri bunu başaramamıştır.

Milli Ekonomi Modeli, toplumda sosyal adaleti temin edecek yegane modeldir. Bu modelde, memur, işçi, emekli, çiftçi, esnaf v.b. kesimler için belli bir gelir çıtası -bu rakam günümüz için 100 milyar liradır- konmakta; bu rakamın altındaki toplum gruplarına tüketici, üzerindekilere ise üretici konumu verilmektedir. Sosyal adaletin sağlanması için önce gelir dağılımındaki adalet temin edilmelidir. Bu sebeple tüketici sınıfın yani tüketmesi ve üreticiye pazar olması gereken köylü, işçi, memur, çiftçi, esnaftan meydana gelen kesimin şartlarının iyüeştirilmesi şarttır. Bu sınıfın cebine para girmelidir ki üreticinin ürettiği mamulü alabilsin.

Modelimizde üretici de proje mukabili faizsiz kredilerle desteklenmekte ve üretim devlet eliyle teşvik edilmektedir. Bu şekilde üretim de artacak, herkesin cebine mal ve para girecek, gelir dağılımındaki adaletsizlik ortadan kalkacaktır.

Gelir dağılımındaki adaletsizliği ortadan kaldırmaya yönelik olarak şu temel esaslar söz konusudur:
Faizin sıfırlanması
Tüketicinin desteklenmesi
Üreticinin teşvik edilmesi
Sosyal devlet projesinin hayata geçirilmesi

TÜKETİCİNİN DESTEKLENMESİ:

Tüketici kesimin desteklenmesi ve ayağa kaldırılması sosyal adaletin temin edilmesindeki en önemli adımlardan biridir. Bu maksatla esnafa, her türlü ticaret mensubuna, sanayiciye ve KOBİlere uzun vadeli proje mukabili faizsiz kredi verilecek, üretim devlet eliyle desteklenecektir.

Tarım kesimine ürününe karşılık avans verilecek, çiftçiden vergi almmayacak, emeklilik hakkı tanınacaktır. Devlet arazileri 100 yıllığına çiftçilere kiralanacaktır. Bu uygulama aynı zamanda bir toprak reformudur.

Üretimi arttırmayı hedefleyen komünist ideoloji 1918'de Rusya'da özel mülkiyetin kaldırılmasına yönelik uygulamalar başlatmıştı. Köylülerin tarlaları devletieştirildi ve her çiftçinin devlete vermesi gereken bir kota miktarı belirlendi. Maksat üretimi arttırmak ve eşitliği sağlamaktı. Ancak çok yüksek olan bu rakamların tamamlanması için çiftçilerin ürünlerinin tamamını vermeleri gerekliydi. Çoğu yerde silah zoruyla ve çeşitli zulümlerle ürünler toplandı. Bu durum büyük kıtlık ve ölümlere yol açtı.

Özel mülkiyeti kaldıran bu ideoloji başarıya ulaşamamıştır. Ulaşması da mümkün değildir. Zira insanoğlu yaradılışı gereği kendine ait olana sahip çıkar ve kendi mülkünde daha gayretle çalışn. İşte Milli Ekonomi Modeli anlayışı devlet arazilerim köylüye uzun sureti kiraya vermekte ve üretimi teşvik etmektedir. Öte yandan mal ve parayı belli ellerde bloke eden kapitalist anlayışta ise, üretim yapabilmek için belli bir birikim sahibi olmak gereklidir. Kapitalist anlayışın hakim olduğu ortamda çiftçinin bol üretmesi, bol kazanması ve bu şekilde hayat standardım yükseltmesi mümkün değildir. Zira para faiz yoluyla belli ellerde stoklanmış durumdadır.

Milli Ekonomi Modeli anlayışı, çiftçiye sıfir faizle verdiği kredi sayesinde çiftçinin, köylünün önünü açmaktadır. Burada devletin vazifesi çiftçinin ürününe pazar bulmaktır. Devlet, geliri 100 milyar liranın altında olan çiftçiden vergi de talep etmeyecektir.

Aynı şekilde esnaf ve sanayici de proje mukabili faizsiz kredilerle desteklenecek, üretim teşvik edüecektir.

Bu sayede tüketici denen sınıfın cebine para girecek ve tüketme işlevim yerine getkebüecektir. Bu gün ABD başta olmak üzere kapitalist anlayışın ve faizin hakim olduğu pek çok Avrupa ülkesinin ekonomisi bir çıkmaza girmiş, durgunluk dönemini yaşamaktadır. Bunun en önemli sebeplerinden biri toplum kesimleri arasında korkunç bir gelir adaletsizliğinin var olmasıdır. Zenginin daha zengin, fakirin ise daha fakir olduğu bu ortamda tüketici sınıf tüketme gücünü kaybetmiştir. Bu da üretimin azalmasına yol açar ki bu durum ekonomileri resesyona sokmaktadır.

İşte modelimiz tüketiciyi ve üreticiyi devlet eliyle desteklemekte bu sayede hem üretimin önü açılmakta, hem de tüketicinin cebine para girmektedir.

ÜRETİMİN ARTTIRILMASI:

Üretim, bir ülkenin büyüme ve kalkınmasının yegane sebebidir. Ülkelerin gehşmişlik ölçüsü olan üretimden kasıt, ekonomide reel (gerçek) anlamda mal ve hizmet ortaya koymaktır.

Kapitalist anlayışta üretim insan ihtiyâçlarım karşılamak için değil, kar elde etmek için yapılır. Bu sebeple iç pazarda tüketici kesimin tüketme kabiliyetini kaybettiği, cebinde para bulunmadığı kapitalist ortamda, dış pazar anlayışlarına girilmiş sömürgecilik ve emperyalizm bu şekilde dünyaya kök salmıştır. İngiltere'nin kendi kumaşlarım Hindistan pazarında satabilmek için Hintli kumaş ustalarının kollarım kestiği bilinmektedir. Kapitalizmin dünyadaki yansıması hep bu yönde olmuştur.

Günümüzde de durum aynıdır. Ülkemizde yapılan NATO toplantısı sonucu alman kararlar, BOP, ABD'nin Irak işgali v.s. hep bu mantığın neticesi ortaya çıkan uygulamalardır. Ne şekilde olursa olsun kar elde etmeyi hedefleyen kapitalist anlayış, bu şekilde sömürgeciliğe yeni pazar arayışlarına zemin hazırlamaktadır.

Milli Ekonomi Modelinde ise üretim insan ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Bunun sonucunda kar da elde edilmektedir. Diğer yandan faiz olmadığı, hammadde giderleri, enerji giderleri, vergiler düşük olduğu için mal ucuza mal olmakta dolayısıyla gerek iç gerekse dış piyasada rekabete girilebihnektedir. Çin ekonomisi bu şekilde dünya pazarına giımiştir.

Milli Ekonomi Modeli çalışmak ve üretmek esasından hareket eder. Dünya üzerindeki pek çok ihtiyaç sahibi insan bulunduğuna göre emeğin devreye konması ve üretimin yapılması gerekmektedir. Burada esas olan sanayiciye, üreticiye, KOBİTere sıfır faizle proje mukabili kredi vermek ve üretimi teşvik etmektir. Devlet 100 milyarın altında geliri olandan vergi almayacağı ve faiz sıfırlanacağı için mal ucuza mal olacaktır. Kapitalizmde yüksek faiz oranlan, vergiler, hammadde ve enerji giderleri malın mahyetini yükseltmekte, bu sebeple üretilen ürün pahalıya satılmaktadır. Zira amaç ne şekilde olursa olsun kar elde etmektir.

Liberal ve kapitalist anlayış devletin üretimde çekilmesi bu alam özel sektöre bırakması gerektiğini savunmaktadır. Bu anlayışın uygulandığı ülkelerde devlet ekonomik hayattan büyük ölçüde çekilmiş, iktisadi alan ve üretim konusu özel sektörün eline geçmiştir. Bu şekilde bazı kişi ve aileler servetierini arttırmış, neredeyse devlete rakip hale gehnişlerdir.

Bu ortamda faizin hakim olduğunu da göz önüne alırsak yatırımlar, üretimden çok faize ve spekülatif alanlara kaymıştır ki, bunun neticesinde zengin daha zenginleşirken, fakir daha da fakirleşmiştir. Batı kaynaklı iktisat ekollerinin (ve hayat telakküerinin) hepsi doğal seleksiyon fikriyle, yani güçlünün zayıfı ezdiği ve bunun normal kabul edilmesi gerektiği anlayışıyla beslenmişlerdir. Neticede sosyal adaletsizlik had safhaya varmış, toplum kesimleri arasında büyük uçurumlar açılmıştır.

Üretim alanından çekilen devlet bütün kar kapılarım kendine kapatmış ve ihtiyaçlarım karşılamak için vergileri arttırmak zorunda kalmıştır. Bu ortamda servetlerini akıl almaz bir şekilde arttıran kişiler devletlere borç vermek gibi kendilerince karlı bir yol bulmuşlar ve yüksek faizlerle devletlere borç vermeye başlamışlardır. IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar bu anlayışın neticesi kurulmuşlardır. Bu şekilde dünya ekonomileri üretimden uzaklaşmış, üretim alanından faize ve spekülatif yatıranlara yönlenımştir.

Milli Ekonomi Modelinde ise toplumun bütün kesimleri eşit şekilde desteklenmekte, önleri açılmaktadır. Tüketici sınıf desteklenirken, üretici kesim de proje mukabili faizsiz kredilerle desteklenecek ve üretim teşvik edilecektir. Modelimizde devlet, "baba"dır. Bu sıfatla toplumun her kesimine eşit imkanlar tanıyacak, her kesimin cebine para girmesini ve hayat standardının yükselmesini temin edecektir. Devlet vereceği faizsiz kredilerle üreticinin, sanayicinin, çiftçinin çalışmasını ve üretmesini sağlayacakta-. Bu kesimin ürettiği mamulün pazarı ise zaten hazırdır. Devlet 100 milyann altında geliri olandan vergi almayarak tüketicinin alım gücünü arttırmakta ve bu kesimi üreticimn malını satabileceği bir pazar durumuna getirmektedir. Yani tüketiciye tüketme kabiliyeti kazandınlmakta, cebine para konmaktadır. Bu şekilde bu iki kesim emme basma tulumba şeklinde biri diğerim tetikleyerek ekonominin çarklarım döndümektedirler. Arz talep dengesi bu şekilde sağlanmaktadır.

VERGİ POLİTİKASI

Vergi, devletin hükümranlüc hakkına dayalı olarak vatandaştan aldığı gelirdir. Devlet, ihtiyaçlanm karşılamak ve halka hizmet edebilmek için vergi almak zorundadır.

Kapitalist ve liberal anlayışta vergi sisteminde toplumun her kesiminden vergi talep edildiğini görüyoruz. Bu adaletli bir uygulama değildir. Zira vergi tüketici kesimin alım gücünü sınırlamakta ve tüketicinin "tüketme işlevini" yerine getirememesine sebep olmaktadır. Bu ise ekononıinin çarklarının bozulmasına sebep olan bir uygulamadır. Eğer dengeli ekonomik bir yapı ve adil bir gelir düzenlemesi isteniyorsa farklı gelir miktarlarına sahip kesimlere yönelik farklı vergi düzenlemeleri yapılmalıdır.

Bu sebeple Milli Ekonomi Modeli'nde 100 milyar liranın altında yıllık geliri olan kesim, tüketici olarak kabul edilir ve bu kesimden vergi talep edilmez. Maksat tüketim grubunun tüketme işlevini yerine getirmesini sağlamaktır. Vergi vermeyecek olan tüketici kesim üreticinin mal ve hizmetlerine kolaylıkla talip olacaktır. Modelimizde vergi anlayışı tüketici kesimin alım gücünü büyük ölçüde arttırdığı gibi, üreticinin malı daha ucuza mal etmesine de vesile olmaktadır. Zira vergi tüketici için atim gücünün azalması iken, üretici için de ciddi bir maliyet unsurudur. Vergi malın matiyetini arttıran önemli bir etkendir. Pahalıya mal olan bir mal doğal olarak pahalıya satılacak ve vergi vermek zorunda olan tüketici sınıf zaten pahalı olan mamule talip olamayacaktır.

Bugün ülkemizde bu durumu yaşamaktayız ki, buna maliyet enflasyonu diyoruz.
İşte modelimiz geliri 100 milyarın altında olan tüketiciden vergi almayarak onu tüketmeye teşvik etmektedir. Diğer yandan faizsiz kredilerle desteklenen üretici de üretiınini dolayısıyla servetini arttıracaktır. Bu ortamda geliri artan üretim grubundan devlet yüksek olmayan bir vergi miktarı talep ederken, üretici de çok iyi pazar bulduğu için vergisini kaçırmadan verecektir. Böylece devletin geliri artacaktır.

Burada hedeflenen tüketicinin de atim gücünü arttırmak vergi almayarak, çiftçinin, köylünün, esnafın cebine para koymak, faizsiz kredi vererek üretime teşvik etmek suretiyle hayat standardını yükseltmek ve bu şekilde üretici konumuna getirmektir. Bu uygulama aslmda toplum kesimleri arasındaki gelir farkını kapatmak ve sosyal adaleti temin etmek demektir.
Adaletsiz vergi düzenlemeleri toplumlardaki ekonomik yapıyı her dönem.ve devirde olumsuz etkilemiş, sosyal bünyede derin yaralar açılmasına sebep olmuş hatta büyük sosyal patlamaların fitilim* ateşlemiştir.

1789 Fransız İhtilalini hazırlayan en önemli sebeplerden bir toplumdaki adaletsiz gelir ve vergi dağılımıydı. Soylular ve rahipler Fransız toplumunda arazi ve mal sahibiydiler. Vergi vermezlerdi. Doktor, mühendis, avukat v.s.'yi teşkil eden burjuvalar ve toprakta çalışan mal ve hizmet üreten köylüler ise ağır vergi yükü alımdaydılar. Baza tarihçilere göre vergilerin ağırhğı Fransız İhtîlali'nin en temel nedenidir. Hatta Fransız Kralının halktan yeni vergiler almak için Etajenero denen meclisi toplaması ihtilali ateşlemiştir.

Günümüz kapitalist ve liberal ekonomi anlayışları Avrupa kökenlidir ve her gelir grubuna yüksek vergi miktarı belirlemek suretiyle sosyal adaletsizliğe zemin hazırlamaktadır.

Milli Ekonomi Modeli belli bir gelir miktarının altındaki kesimden vergi talep etmemektedir ki bu, sosyal adaletin temin edilmesindeki en önemli adımlardan biridir.

FAİZİN SIFIRLANMASI:

Faiz, piyasadaki paranın stoklanmasım ve belli ellerde tekelleşmesini sağlayan
araçtır.
Vücutta kan neyse ekonomide para odur. Nasıl vücutta kan olmazsa vücut canlılığını devam ettiremez ise piyasada para olmadığı zaman da ekonominin çarkları dönmez.

Öte yandan faiz paranın belli ellerde katlanarak artmasına, stoklanmasına sebep olur. Stokçuluk ise toplumda sosyal adaletsizliğe zemin hazırlar. Emtianın stok edilmesi mala olan talebi arttırırken arz yollarım kısar. Böylece mala olan ihtiyaç normalin üstüne çıkar. Ve mal değerinin üzerinde satılmaya başlar.

Stokçuluk kapitalde yani parada da aynı kuralla işler. Para stokçuluğu paranın zati değeri dışmda izafi bir değerle piyasaya arz olunmasıdır ki bu paranın faizle satılmasıdır. Paranın bu şekilde belli ellerde stok edilmesi paraya olan talebi arttırır. Piyasada olması gereken para belli ellerde stoklandığı için paraya olan talep artar. Bu sebeple yüzde yüzü geçen faizle para satılır ki, paranın zati değerinin üzerindeki bu izafi rakam enflasyonun ifadesidir. Bunu bir misalle ifade edersek konu daha iyi anlaşılır.

Hiç parası olmayan bir kimse 100 kişiden Ter milyar lira toplasa ve bir yılda %100 oranında kar etse eline 100 milyar lira geçmiş olur. Bu paranın 80 milyar lirasını faiz olarak paranın asıl sahipleri olan 100 kişiye dağıtacak. Kendisi ise hiç sermaye koymadığı halde 20 milyar lira kazanmış olacaktır. Burada ortaya çıkan manzara: 80 milyar lira 100 İrişinin, 20 milyar lira ise hiç sermaye koymayan bir kişinin olmaktadır. Haksız kazanç denen şey budur. Faiz bu demektir. Bunun her yıl böyle devam ettiğim düşünürsek, bir yandan enflasyon sebebiyle paramn-saün alma gücü düşecek, dolayısıyla asıl para samplerinin kan düşecek, diğer yandan parayı tekelinde tutanlar para stoklarım daha da arttıracaklardır

Şimdi de 10 kişinin bir araya gelerek ortak iş yaptığını düşünelim. Herkes belli bir miktarda sermaye koymakta ve bu şekilde ortak iş yapmaktadnlar. Elde edilen kar bu 10 kişi arasında koydukları sermaye nispetinde paylaştırılacak böylece para belli bir elde stoklanmamış olacaktır.

İki misal arasında son derece hassa bir nükte vardır. Faizde paranın bir elde üst üste yığılması, stoklanması ve ciddi bir boyutta haksız kazanç haline gelmesi söz konusudur.

Nitekim faizi ekonomik görüşlerinin temeline yerleştiren anlayışlarla idare edilen ABD v.b. ülkeler ciddi bir ekonomik resesyon yani durgunluk içine girmişlerdir. Zira faiz sebebiyle para belli ellerde stoklanmış, zengin daha da zenginleşmiş, toplumdaki gelir dağılımı adaletsizliği had safhaya varmış ve tüketici sınıf tüketemez bir hale gelmiş, can çekişmektedir. Bu durum üretimi de yavaşlatmış ve servet sahipleri paralarım üretime değil, faize yatırmışlardır. Bugün dünya ülkelerinin ekonomileri bu haldedir.

Milli Ekonomi Modeli ise faizi sıfırlamaktadır. Modelimizde paranın ve malın stoklanmasımn önüne geçmek ve sosyal adaleti temin etmek esas olduğundan faize hiçbir şekilde yer verilmez. Üretici kesimi desteklemek için verilecek kredilerin hepsi faizsiz ve proje karşılığı verilecektir. Zira ister kapitalist, ister liberal anlayış olsun hepsi faizi yastık altındaki tasarrufları devreye koyan bir araç veya mevduatını işleten kimsenin alması gereken tabii gelir v.s. şeklinde izah etmelerine rağmen gerçekte faiz paranın belli ellerde stokl anmasına ve piyasada para ihtiyacının baş göstermesine yol açmaktadır. Parayı stoklayan ister belli bir kişi veya kişiler, ister bankalar veya farklı kurumlar olsun durum değişmez. Az önce verdiğimiz misali göz önüne aldığımızda faizin nasıl piyasada dolaşması gereken parayı belli ellerde yığdığını daha iyi anlarız. Bu durum enflasyona, ekonomilerde ciddi tıkanmalara yol açtığı gibi, işsizliğin, tembelliğin, üretimsizliğin ve haksız kazancın yaygınlaşmasına sebep olur. Bu şekilde zamanla sosyal adaletsizlik yayılır ve toplum bünyesinde derin yaralar açılır. Faizi esas alan iktisadi ekollerin uygulandığı ülkelerin durumu bunun en açık ispatidir. Faizle beraber para piyasalardan çekildiği ve stok edildiği için artık tüketici sınıf tamamen fakirleşmiş alım gücü zayıflamıştır. Bu durum ekonomilerin durgunluğa girmesine yol açmıştır.

Sosyal adaleti, refahı, temin etmek ve herkesin cebine para koymak esasından hareket eden Müh Ekonomi Modelinde faiz sıfırlanmıştır.

EKONOMİNİN MANZARASI

2004 yılı sonu itibariyle iç ve dış borç toplamı 315 milyar dolara baliğ olmuştur.

Türkiye aldığı iç ve dış borçlara mukabil 2002 yılında 51 katrilyon faiz borcu önlemiştir. 2002 yılında milli gelir tutan ise 76 katrilyon idi. 116 milyar dolarlık harcaması olan ülkenin yıl sonunda bütçe açığı 39 katrilyon olarak tahakkuk etmişti. Bu görüntü takdir edersiniz ki hayra dönük bir görüntü değildir.

2003 yılma gelince; aldığımız borçlan çalışarak milli kaynaMarırnızdan ödeme kuralım hayata geçirmek yerine tekrar iç ve dış borçlanma yapmak suretiyle borçlarımızı kapatma yöntemini tercih ettik. Tabii ki bu yöntem global sermayedarların IMF kanalıyla bize yaptığı bir tavsiyeydi. Zira bu yöntemle sermaye sahibi kurum ve kuruluşlar Türkiye'yi para satmak konusunda çok iyi bir pazar haline getirdikleri için, böyle bir pazarı elbette ki elden çıkarmak istemeyeceklerdir.

2003 yılının ilk dokuz ayı içinde aldığımız iç ve dış borç toplamı 42 milyar dolardır.. Bunun 13 milyar dolan dış borç, 29 milyar dolan da iç borç adı altında sendikasyon kredileri yoluyla yine dünya bankalarından alınmıştır. Yani Türkiye gerek iç, gerekse dış borçlanmalarının tamamım yabancı mali kuruluşlara yapmıştır. Dolayısıyla Türkiye kamu ve özel bankalara borçlanmış görünüyorsa da, dünya bankalarında Türk devletinin kefaletiyle aldıklan sendikasyon kredileri vasıtasıyla Türkiye'nin iç ve dış borçlanmalarının tamamı yabancı kaynaklaradır. Bu yıl borçlara ödeyeceğimiz faiz yükünün ise 127 katrilyon olacağı beklenmektedir. Bu manzara karşısında meydana gelecek olan bütçe açığı ise en az 55 katrilyon lira civarında olacaktır.

Şimdi biz devamlı iç ve dış borçlan yılda %20 oranında artan, birkaç sene soma borcu trilyon dolarlara baliğ olacak ve de aldığı bu borçların yıllık faiz tutan kentrilyon TL'sine baliğ olacak bir ülkede yaşıyoruz.

Manzara bu iken ülkenin ekonomisinin iyiye gittiğini iddia etmek ya ekonomiyi tersinden okumaktır ya da olanlara "ne yapayım başka bir çıkar yolum yoktur" demek gibi bir acziyete düşmektir. Türkiye'nin Merkez Bankası'nda bulunan 30 milyar dolara yalan parasının sadece yıllık kaybı, faiz yüküyle ifade edildiği zaman 20 katrilyondur. Eldeki bu parayla hem borcu azaltmak hem de faiz yükünden kurtulmak gerekirken, Merkez Bankası'nda bu kadar parayı tutmak gaflet ya da cehalettir.

Ülke iktisat olarak iyiye gitmiyor ve maalesef iyi de idare edilemiyor. Bu yolun sonu Türkiye'nin haczidir. Nasıl, Duyun-u Umumiye döneminden soma Osmanlı'nın bir anda işgali söz konusu olmuş ise Türkiye'nin bu kaderi yaşaması kaçınılmaz olabilir. Takdir edersiniz ki ülkelerin birbirini haczi silah ve asker yoluyladır.
Allah bu günleri bu millete göstermesin....

Şimdi yapılacak olan iş, el ele verip ülkenin milli kaynaklarım devlet ve millet olarak devreye koymak ,bir an evvel bu borç yükünden ve faiz sarmalından kıırtulmaktır.

Biz seçim programrmızda 658 milyar dolarlık bir kaynak paketiyle Türkiye'yi borç ve faiz yükünden kurtarıp, mutlu, bol ve bereketli günlere kavuşturacaktık. Bu şansı 3 Kasım'da kaybettik. Şimdi ise el ele verelim, bir hamle ile önümüzdeki seçimde bu borç sarmalından kurtulalım.

Uygulanmakta olan yanlış ekonomi politikaları neticesi, insanımız bütün değer ölçülerini kaybetmiş, zararlıya faydalı, doğruya yanlış, yanlışa doğru demek gibi korkunç bir ahlaki çöküntünün içine girmiştir. Bu hal onun maddi ve manevi sorumluluğunu gerektirdiği halde böyle bir mesuliyet duygusundan tamamen mahrum kılmıştır, öyle ki, uzun yıllardan beri zararlıdır dediği inancını şimdi terk etmiş, rant kesiminin ahlakına bürünmüş ve tefecilik yapmak üzere kuyruğa ginniştir. Böylece bir milletin asaleti bozuluyor. Onun varlık sebebi olan manevi değerleri dünyanın en şiddetti depremim yaşıyor. Müslüman Türk kimliği, gazaba uğramış toplumların akıbetine doğru hızla ilerlerken adeta bu çöküşü hızlandırmak için bazı kurum ve kuruluşlar bu manzaraya çanak tutuyor.

insanını kaybetmiş bir toplumun ayakta durması zor belki de imkansızdır. Bütün dünyaya insan haklarım doya doya yaşatmış milletimiz can, mal, namus, din ve vicdan emniyetini insanlığın en sarsılmaz hakkı haline getirmiştir. Geldiğimiz bu noktaya bakın ki, uyguladığrmız tez ve yanlış plan proje, program ve fikirler sebebiyle idam sehpasma çekilmiş insanın kaderim yaşar hale geldik.

Bu akıbetten kurtulmak ve de milletini kainat milleti, devletini de kainat devleti yapabilmek; sarsılmaz mutlak doğru olan ahlak ölçüleri ile barışmaktan, en mükemmel doğrular üzerine oturmuş, bir ahlak akidesi olan iktisadi görüşünü ve de yaşayışını nefsine, nesline, milletine ve bütün insanlığa yaşatmaktan geçer. O zaman 'Gök kubbe çadırımız, güneş bayrağımız' olur. Bunlar hayal değildir.

Ey Büyük Millet; bir ve beraber yürüyerek o mutlu yarınlara gidelim.

Kurulacak kainat devletinden, onun gönlünü taşıyan gönül dostlarından sizlere selam olsun.

BU TEZLE ALINACAK NETİCELER

Milli Ekonomi Modeli'nin hayata geçmesiyle uygulanacak bir çok somut projesi vardır. Bunlar:

1-îşçi ve memurlara %100 maaş artışı yapılacaktır, 2-Ev hanımları işçi statüsü ile emekli emlecektir, 3-Doğum yapan her anne bir maaş mukabili doğum ikramiyesi alacaktır, 4-Çocuk maaşı verilecektir,
5-Esnaf, küçük esnaf her türlü ticaret mensuplarına proje mukabili faizsiz kredi verilecektir,
6-KOBİTere uzun vadeli proje mukabili faizsiz kredi verilecektir,
7-Sanayiciye uzun vadeli faizsiz kredi verüecektir,
8-Gençlere faizsiz, uzun vadeli evlenme kredisi verilecektir,
9-Emeklılerin maaşlarından vergi ve kesintiler alınmayacak, vergi adında almanlar
maaşlarına ilave edüecektir,
10-Kimsesiz yaşlılara maaş bağlanacaktır,
Şehit yalanlan, dul, yetim ve özürlülere devlet sahip çıkacaktır,
Lise mezunları imtihansız üniversiteye alınacaktır,
Üniversite harçları kaldırılıp öğrencilerin burs adeti arttırılacaktır,
Cezaevleri eğitim ve üretim yeri olacak, buradaki kardeşlerimiz marangoz, metal, taran gibi işlerde çahştinlıp aile bütçesine katkıda bulunacaklardır,
Evi olmayan vatandaşlarımıza uzun vadeli, faizsiz, 15-20 yıl vadeli, kira öder gibi konut temin edüecektir,
Vergisiz bir Türkiye için 100 milyarın altında geliri olandan vergi alınmayacak, emisyon genişletilip üretim elde edilecektir,
Taran kesimine ürününe karşılık avans verüecektir,
Çiftçiden vergi alınmayacak emeklilik hakkı tanınacaktır,
Dünya pazarlarında taran, hayvancılık madencilik ormancılık ürünlerine pazar bulunacaktır.

27.05.2007 TARİHLİ EKLEME

Partimizin 3.Olağan Büyük Kongresi 27.05.2007 tarihinde yapılmış olup; Parti programına yapılan ek metinler aşağıdaki gibidir.

MİLLİ EKONOMİ MODELİ KİTABI
http://www.milliekonomimodeli.com/kategoriler.php?k_id=2

SOSYAL DEVLET MİLLİ DEVLET KİTABI
http://www.milliekonomimodeli.com/kategoriler.php?k_id=3

A) Sosyal Devlet / Milli Devlet
B) Milli Devlet ve Etnik Çeşitlilik
C) Milli Devlet ve Globalleşme
a– Ekonomi Sahasında

1– Borçlandırma Yöntemi

a– Osmanlı İmparatorluğu
b– Endonezya
c– Ekvator
d– Panama
e– Venezuela
f– Guatemala
g– Suudi Arabistan
h– Irak

2– Finanssal Krizler Yöntemi

a– 1997 Asya Krizi
b– 1992–93 Avrupa Döviz Krizi (EMR)
c– Latin Amerika Krizleri ve 1994 Meksika Krizi

a– Siyasi ve Kültürel İçerikli Deliller
b– Ekonomi İle İlgili Deliller
c– AB’nin “ne olduğu” hususundaki diğer temel tespitler

2– AB, neden Türkiye’yi içine almak istemiyor?
3– Nasıl Bir Birliktelik?

A) Sosyal Güvenlik
B) Sosyal Hizmetler

III. Bölüm: İNSAN VE DEVLET  (s.151-214)


1– Kapitalizm’de Devlet
2– Marksizm’de Devlet
3– Milli Devlet’in Temel Karakteristikleri
B) İnsan Meselesine Bakış
1– Tarihten Günümüze İnsan Hakları
2– Beyannamelerde Kalan İnsan Hakları Ve Milli Devlette Korunan Değerler

– Emniyetler
– Özgürlükler
– Sosyal ve İktisadi Haklar

3– Kapitalizmde İnsan: Homo Economicus
4– Komünist Anlayışta İnsan
5– Milli Devlette İnsan
6– Milli Devlette Eğitim

A) Kapitalist Sistemde Kadın Ve Hakları
B) Komünizm’de Kadın Ve Aile
C) Milli Devlet Anlayışında Kadın Ve Hakları

* * *

V. Bölüm: MİLLİ DEVLET VE ÇALIŞMA HAYATI  (s.237-248)

* * *
A) Milli Devlet’te Ekonomiye Genel Bir Bakış
B) Milli Devlet’te Maliye Politikası: Vergisiz Bir Türkiye
1– Liberal Anlayışta Vergi Sistemi
2– Milli Devlet Olarak Vergisiz Türkiye
C) Milli Devlet’te Getirilen Yeni Para Tarifi
1– Paranın “Tahrik Unsuru” Olması
2– Paranın “Emek ve Üretimin Karşılığı” Olması
3– Paranın “Değişim Aracı” Olması
4– Paranın “Tasarruf” Özelliği
D) Milli Devlet’te Senyoraj Hakkı ve Emisyon


VII. Bölüm: MİLLİ DEVLET’TE ADİL GELİR DAĞILIMI  (s.283-292)

* * *
A) Kapitalizm’de Devlet

* * *
IX. Bölüm: VATANDAŞLIK MAAŞI PROJESİ (s.309-318)

X. Bölüm: MİLLİ GÜVENLİK VE DIŞ POLİTİKA (s. 319-358)

a– Modern Sömürgeciliğin Arka Planı
b– Küresel Sömürü Projesi Olarak BOP
c– Gulf Stream ve BOP
d– Türkiye’nin Tavrı
D) Milli Devlet’te Dış Politika
* * *

A) Kapitalist Sistemlerde Hukuk
1– Milli Devletin  Vatandaşları İle Hukuku
2– Milli Devletin Yabancılarla Olan Hukuku
3– Vatandaşların Kendi Arasındaki Hukuk
4– Devletler Arası Hukuk
C) Günümüz Türkiye’sinde Hukuk Uygulamaları


XII. Bölüm: MİLLİ DEVLET’TE SAĞLIK, BARINMA VE GIDA POLİTİKALARI (s.391-406)


1– Dünyadaki Sağlık Uygulamaları
2– Milli Devlette Sağlık
* * *
XIII. Bölüm: MİLLİ DEVLET\\\'TE  TARIM VE HAYVANCILIK (s.407-430)


1– Tahditlerin Kaldırılması
2– Toprak Reformu
3– Fiyatların Belirlenmesi
4– Tarım Sanayi
5– Tohumculuk
6– Ekolojik Tarım
7– Tarım Girdileri
8– Sigorta Sistemi
9– Bilgilendirme Ve Eğitim
C) Milli Devlet’te Hayvancılık

XIV. Bölüm: MİLLİ DEVLETTE ÇEVRE PROBLEMLERİ VE AR–GE (s.431-438)

* * *
A) Milli Devlet’te Madencilik
B) Milli Devlet’te Enerji Kaynakları
* * *

A) SOSYAL DEVLET / MİLLİ DEVLET

Her kültür ve her medeniyet, kendi değerlerinden yola çıkarak insana yorum getirirken; insana ait olan sosyal olaylarıda sahip olduğu bakış açısı ile değerlendirmiştir.

“Devlet”e getirilen tarif ve yorum ise, bir bütün olarak sosyal olaylara, ekonomiye, hukuka, idareye, siyasete, çevreye, topyekun insana ve onunla alakalı olan olgulara bakış açısını ortaya koymaktadır.

Bu bağlamda devletin piyasalarda ne kadar ve ne kimlikle yer alacağı, sosyal harcamalara bütçeden ne kadar fon ayıracağı, hangi oranlarda kimden vergi toplayacağı, vatandaşları ile arasındaki hukukun temellerinin ne olduğu ve hangi esaslara dayandıracağı, nasıl yönetileceği… vb. birçok sorunun cevabı, hep bir “bakış açısı”nı yansıtmaktadır.

21 asırda yaşıyoruz; ama yeryüzünde, eski asırlardan daha az kan akmıyor. 1.39 milyar insan, günlük 2 doların altında gelirle yaşamak zorundadır (1).

Gelecekte karınlarını doyurup doyuramayacakları konusu,bireylerin en büyük kaygısı haline gelmiştir. Yeryüzünün hiçbiryerinde gerçek manada can güvenliği kalmamış; hergün binlerce insan, ya savaş ve işgallerden ya da cinayetlerden ölmektedir.
İnsan hakları, özgürlük, demokrasi gibi “temel kavramlar”, belki de tarihin hiçbir döneminde bugünlerdeki kadar istismar edilmemişti… Demokrasi adı altında ülkeler işgal ediliyor, insan hakları adı altında devletler etnik parçalanmaya tabi tutuluyor.
Öte yandan toplumlarda sınıflar arasındaki çatışma, yüz yıllardan beri devam edeip gelmekte; işçi–işveren arasındaki mücadele, çözümsüzlük yumağı olarak insanlığın önünde durmaktadır.
“Ekosisteme zarar verme” ve “çevreyi tahrip etme” hususunda adeta insanoğlunun üstüne bir varlık yoktur.
“Güçlü olan”ların artık “her zaman haklı” addedildiğine, özellikle haksız olduklarında bile “sanki daha çok haklıymış” gibi kabul gördüklerine; Irak’ta, Filistin’de ve dünyanın birçok yöresinde hukukun hiçe sayıldığına hep beraber şahit oluyoruz.
“Sosyal Devlet / Milli Devlet” modeli, 21. yüzyılda şahit olduğumuz bütün bu olumsuzluklara rağmen insanlığa, içinde bulunduğu durumun “kaçınılmaz bir son olmadığı”nı; aksine bütün bu olumsuzluklara son vermenin yine insanlığın kendi elinde olduğunu göstermektedir
Milli Devlet tezi, devletlerin, her hangi bir dış güce veya dış ülkeye bağlı–bağımlı olmaksızın kendi ayakları üzerinde durabileceğini göstermektedir. Bu tez, kendi kendine yeten bir “kalkınma”yı ve “sürekli büyüme”yi hayata geçiren Milli Ekonomi Modeli ile devletlerin siyasi olarak bağımsız olabileceklerini herkese göstermektedir.
İnsana bakışı kökten değiştiren Milli Devlet tezi, her insanın doğuştan gelen hakları bulunduğunu, devletin gayesinin de bu hakları vatandaşlarına yaşatmak olduğunu ifade etmekte ve projelendirmektedir. “İnsan için devlet” kavramı, hem devletin sorumluluklarını hem de yetki sınırlarını belirlemektedir.
İnsanın doğuştan gelen haklarını sağlamakla mükellef olan Milli Devlet, bireylerin her türlü sosyal güvenliğinden sorumlu ol duğu gibi, onlara iş ve aş bulmakla da mükelleftir.

Bireylerin haklarını onlara yaşatma vazifesini yerine getire mediği taktirde “devlete hukuki sorumluluk” yükleyen Milli Devlet anlayışı, var olan hukuk sistemlerindeki bakış açısını da temelden değiştirmektedir.

Ekonomide Milli Ekonomi Modeli’nin hayata geçirilmesi, sadece ekonomi sahasında değil; aynı zamanda insanların düşünce sisteminde büyük bir devrim yapmaktadır. Özgürlük kavramını bu çerçevede yeniden yorumlayan Milli Devlet tezi, bireylerin tercihlerinin önündeki engelleri kaldırmakta; örneğin, işçi ile işveren arasındaki çatışmaya son verirken, verilen faizsiz proje mukabili krediler ile işçi olmayı bir “tercih meselesi” haline getirmektedir. Yine örneğin, üniversiteye giriş sınavı (ÖYS) kaldırılarak, yüksek öğretim hakkı, bireylerin tercihlerine bırakılmaktadır.

Gerçek özgürlüğün bireylerin haklarının önündeki engelleri kaldırmakta olduğunu ortaya koyan Milli Devlet tezi, bu sayede sosyal adaletin de oluşmasını sağlamaktadır.

Milli Devlet anlayışında millet ile devlet “birbirinden ayrı” veya “birbiri ile çatışan” iki unsur değildir. Aksine millet devlet bera berliği, bütün sorunların çözümünde ve devletin bekasında temel kabul edilmektedir.

Asker–sivil çatışmasından değil, aksine asker ve sivilin uyumundan ve birlik ve beraberliğinden bahseden Milli Devlet yaklaşımı, ülkelerin bekası için gerek dış, gerekse iç politikaların üretilmesinde ortak hareket edilmesinin esas olduğunu belirtmektedir.

Bu bağlamda devlet politikaları, günlük politikaların üzerinde olmakla birlikte; devleti oluşturan bütün kurumların işbirliği ile asker–sivil birlikteliğinin oluşturduğu “sinerji” ile şekillenmelidir.

Böylece Milli Devlet, milletine ait bütün değerlerin yaşatılması için çalışırken; millet de, gerektiğinde böyle bir devletin yaşatıl ması için canını dahi vermeye hazır olmalıdır.

Bireylerin inançlarının güvencesi olan laiklik, hem din ve devlet işlerini birbirinden ayırmakta, hem de bireylerin inançlarının yaşatılmasını garanti altına almaktadır.

Cumhuriyetin kabulünün ilk döneminde Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, “saltanat”ın yerine yeni bir yönetim biçimi olan “Cumhuriyet”i getirirken; saltanatı “din” biçiminde algılayanlar, yeni yönetimi yani Cumhuriyet’i “saltanat karşıtı” algılamak yerine “din karşıtı” olarak algıladılar. Milli Devlet bu tarihi yanlış algılamayı düzeltmektedir. Saltanatın“din” olmadığını, dolayısıyla Cumhuriyet’in bir yönetim biçimi olduğunu ve “asla din karşıtı” olmadığını ortaya koymaktadır.

Devlet milleti için vardır. Din ise, bireylerin inancını göstermektedir. Toplumların “millet olma”larında ortak bir inanca ve ortak bir kültüre sahip olmaları son derece önemlidir. Bu yüz den Lozan görüşmelerinde Atatürk, “azınlık tarifi”ni, “Ancak gayri Müslimlerdir” esası üzerine oturtmuş; Cumhuriyet’in ilerleyen yıllarında gerçekleştirilen “Nüfus mübadelesi”nde, bu “ortak inanç olgusu”nu ölçü kabul etmiştir.

Milletlerin birlik ve beraberliğinde önemli roller üstlenen inancımızın, ülkemizde kavga unsuru haline getirilmesi; ne laiklik kavramından, ne de dinin özünden kaynaklanmaktadır.

Bu durum, ülkemiz üzerinde hesabı olanların, kimlik değiştirerek içimizde çıkardıkları fitneden başka bir şey değildir. Değerli dostum Atilla İlhan’ın dediği gibi, “Gazi Mustafa Kemal Atatürk milletinin inancına son derece saygılı olduğu gibi, dindar kisvesi içerisinde bölücülük yapmak isteyen dış güçlerin misyonerlik faaliyetlerine karşı” çıkmıştır. 

Milli Devlet anlayışı, işte bu “temel bakış açısı”na sahip olup; devletin bekasını, bireylerin doğuştan gelen haklarının yaşanmasında görmektedir.

Milli Devlet yapılanması, gerçek demokrasiyi temsil etmektedir. Bu sebeple “devletin bağımsızlığı”nı “olmazsa olmaz şart” kabul etmektedir. Milletin iradesinin idareye yansıması olan demokrasinin olabilmesi için, milletin iradesi dışında hiçbir gücün yasama, yürütme ve yargıya sahip ve yetkili olmaması gerekir.

Dolayısıyla uluslarüstü kuruluşların veya diğer ülkelerin, devletlerin yapılanmasına müdahil olmaları, içeride özerk kurumların varlığı ve sivil toplum örgütlerinin dış desteklerle yönlendirirlmeleri, çağımız demokrasilerinin önündeki en büyük engellerdir.

Dün krallık sistemi ile demokrasinin yeryüzünde yaşanması na imkan tanımayan düşünce sistemi, şimdi de dünya krallığı kurma adına devletlerin iç işlerine karışmakta; global firmalar, adeta “yeni krallar” olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

Mutlu bir azınlığın çıkarları için değil, milletin bütün fertlerinin menfaatlerini ve haklarını korumak için hayata geçirilen Milli Devlet anlayışı, ekonomide Milli Ekonomi Modeli ile şu ana kadar hiçbir iktisadi anlayışın başaramadığı “sürekli büyüme, tam istihdam ve gelir dağılımında adalet”i sağlayarak fakirliği normal bir yaşam tarzı olmaktan çıkarıp tarihi bir olgu haline getirmektedir.

Mutlu bir azınlığın ihtiras ve hırslarına cevap vermek üzere değil, milletinin haklarına ve ihtiyaçlarına odaklanmış olan Milli Devlet, kapitalist anlayışlarda olduğu gibi başkalarının elindekileri sömürerek büyüyen değil, aksine vererek, hizmet ve ikram ederek büyüyen bir devlet anlayışını hayata geçirmektedir. 

Uluslararası politikalarda barışın ve dostluğun tek anahtarı, devletlerin, kapitalist temeller üzerine oturan politikalarını ve yapılanmalarını terk ederek Milli Devlet kimliğini kazanmalarıdır.

Eğer bir devlet, varlığını başkalarının elindekini çalmaya odaklamışsa, yeryüzünde kavganın olmaması mümkün değildir.

Oysa Milli Devletler, sürekli büyümek için “veren el” olmalıdırlar. Atatürk, Milli Devlet’in bu “veren el” karakterini, “yurtta sulh,cihanda sulh” ufkuyla ifade etmiştir.

Milli Devlet, “gerçek Sosyal Devlet”tir... 

Bu tez, bugüne ka dar tarif edilen Sosyal Devlet olgusunu son derece geliştirmekte, konu ile ilgili yanlış algılamalara son vermektedir. Her şey den önce, “aldığından bir kısmını veren el olma”nın ötesinde, “aldığından daha fazlasını verebilme” kabiliyetinde ve niyetinde olan bir Sosyal Devlet anlayışını hayata geçirmektedir.

Sosyal Devlet yaklaşımı devletin milletine bir “ikramı değil” aksine “vazifesi”dir.  Bireylerin doğuştan gelen haklarının karşılığı Sosyal Devlettir. Sosyal Devlet kavramı, aynı zamanda sürekli büyümenin sağlanması için bir iktisat kuralıdır.

Milli Devlet, adaleti yeryüzünde tesis edecek modeli de hayata geçirmektedir. Sadece kendi vatandaşlarının hakkını koruyan değil, eko–sistemin ve eşyanın dahi hakkını korumakla kendini mükellef sayan Milli Devlet, dünyanın huzuru için de tek çıkış olarak karşımızda durmaktadır.

Yeryüzünde barışın sağlanması için dengeli bir silah gücü nün varlığına dikkat çeken Milli Devlet yaklaşımı, “güçlü millet–güçlü devlet” için “silahlı kuvvetlerin güçlü olması”na önem vermektedir. Silah gücünü savunma amaçlı kabul eden Milli Devlet tezi, askeri müdahalelerin haklılığını ancak milletlerin haklarına tecavüz edildiğinde doğru kabul etmektedir.

Milli Devlet, millete ait değerlerden yola çıkarak kendi milletine uygun bir eğitim modelini milletine yaşatmakla da mükelleftir. 

Milli Devlet, üç ana kurumun üzerine milletlerin bekasını oturtmaktadır. 

Yani, “güçlü devlet, güçlü ordu ve sağlam aile yapısı” olmadan milletlerin varlıklarını devam ettirmeleri mümkün değildir.

İnsana hizmeti kendi varlık sebebi kabul eden Milli Devlet anlayışı, insanların, temel haklarını ancak hür ve bağımsız milletler olarak yaşayabileceğine inanmaktadır. Bu sebeple Milli Devlet projeleri güçlü devletin, güçlü ordunun ve sağlam ailenin oluşması için geliştirilmiştir.

I. MİLLİ DEVLETİN ÖNEMİ

Milli Devlet, temelini “milletlerin tarihindeki değerleri”nden alan, başka ülkeleri taklitten uzak olan ve çağdaş uygarlık seviyesine gitme yolunda bütün diğer ülkelerle yarışan, bütün dünyaya açık ama hiçbir dış güce ihtiyaç duymadan kalkınabilen, kendi devinimi için gerekli sinerjiyi kendi kaynaklarından alan Milli Ekonomi Modeline sahip, devletinin ancak milleti ile var olduğu şuuru ile milletinin tamamını kucaklayan, vatandaşlarına hizmeti dolayısıyla sosyal güvenliği ve sosyal hizmeti kendine en temel gaye edinen, vatandaşlarına insan haklarını ve hürriyetlerini doya doya yaşatan, adalet, eşitlik ve hukuk temeline dayalı bir devlet anlayışıdır.

İnsana ve ona bağlı sosyal meselelere yaklaşımı ile işleyiş mekanizmalarındaki farklılığı, buna bağlı olarak kendine yeter kaynakları ile tam bağımsız olan ve bize ait bir devlet anlayışı karakteri sergileyen Milli Devlet, günümüz liberal–kapitalist devlet anlayışının  çok ötesinde, “milleti için devlet vardır” gerçeğinden yola çıkarak, bu gerçeğe uygun bir devlet anlayışını ilke edinmiştir. Milli bir devlet anlayışı ortaya konurken, günümüz devlet anlayışlarının eksiklikleri ve yanlışları göz önüne alınarak yola çıkıldığı gibi; Türkiye’nin içinde bulunduğu stratejik konumu ve buna bağlı olarak geçirdiği kritik süreç de Milli Devlet tezi çerçevesinde yorumlanmıştır

ABD eski Başkanı Bill Clinton, 1999 yılının Ekim ayındaki Ankara ziyareti sırasında Türkiye’nin dünya dengelerini değiştirecek gücü hakkında şunları söylüyordu: “20. yüzyılın ilk çeyreği Osmanlı İmparatorluğunun mirasının paylaşılması nın yol açtığı değişikliklerle geçti. 21. yüzyılın ilk çeyreği ise Türkiye’nin alacağı doğrultuyla şekillenecektir...” (2).

Clinton, bir ay sonra yaptığı benzer bir konuşmada da  “Önümüzdeki yüzyılın, büyük ölçüde Türkiye’nin bugünkü ve yarınki rolünü nasıl tanımlayacağına bağlı olarak şekilleneceğini umuyorum” (3) diyerek; hem Türkiye üzerindeki hesapla ra, hem de Türkiye’nin alacağı tavrın dünya siyasetindeki ağırlığına dikkat çekmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğunda, Sevr’in kabul edilmeyen şartlarını cebine koyan güçler, bugün çeşitli yollarla bu maddeleri tekrar gündem etmekte ve Türk milletinden savaş meydanında reddettiklerini masa başında kabulünü is
temektedir.

Verdiği Kurtuluş savaşıyla, ezilen halkların özgürlük mücadelesinde öncü olan Türk Milleti, tarihten gelen birikimi ve tecrübesiyle, bugünün Kapitalist sistemi içinde ezilen ve sömürülen milletler için yine önder olmak mecburiyetindedir.  

Bu vazifesini yerine getirebilmesi için, her sahada tam bağımsızlığı esas alarak, varlığını devam ettirebileceği milli bir devlet anlayışını ve “bağımsızlığın belki de en önemli göstergesi” olan “milli bir ekonomi” sistemini hayata geçirmek zorundadır.

Milli Devlet tezi, bütün sömürülen ve ezilen milletlere, Türk milletinin ve Türk kültürünün, inancının, tarihinin ve medeniyetinin bir armağanıdır

Değişen dünya dengelerinde ve bugünün tek kutuplu düzeninde; silahların yerini çeşitli söylemlerin, göğüs göğüse mücadelenin yerini fikirlerin çarpışmasının aldığı bilinen hakikatlerdir. Özellikle günümüzde, ABD, “psikolojik savaş” olarak da ifade edebileceğimiz bu fikri çatışmalardan en fazla yararlanan devlettir. Denilebilir ki, ABD’nin dış politikası, fikirlerini dünyaya kabul ettirmeye yönelik yazılarla ve medyatik enformasyonla güç kazanmaktadır. 

Bilindiği gibi, 1990’ların başında Sovyetlerin yıkılması ve soğuk savaştan Batı medeniyetinin ABD ile galip çıkması, ABD’yi, dünyada tek süper güç haline getirmiştir.

Amerika Birleşik Devletlerinin, dünya dengeleri için belirlediği yeni strateji, “serbest piyasa ekonomisi” ve “kendi demokrasi anlayışıyla devletlerin yönetim sistemlerini demokratikleştir”mekti. Vakıa şu ki, globalizmin 21. yüzyıldaki sloganları halindeki bu süslü kelimelerle yola çıkanlar, yine “sömürü mantığı”yla hareket etmişlerdir.

Ülkelerde, demokrasi ve insan haklarını yerleştirme bahanesiyle siyasi olarak bir değişim gerçekleştirilirken; aynı zamanda dinler arası diyalog ve hoşgörü çalışmaları ile de büyük bir kültür dezenformasyonu yapılmıştır. Böylece milli ve manevi değerlerini kaybeden bireylerin “muhtemel işgallere karşı duyarsızlaşması” sağlanmıştır.

Kültürel ve siyasi olarak yapılan bu çalışmalarla aslında devletlere biçilen rol, ülkelerin küçük parçalara bölünerek parçalanması; devlet anlayışının yıkılmasıdır. Neticede, hedef yine kaynakların ve insanların sömürülmesidir.

Günümüzde, kendini dünya kaynaklarının ve insan emeğinin tek sahibi olarak gören ABD’nin, “tek süper güç” olarak tüm dünya halkları tarafından şartsız ve kayıtsız kabulü gerekmektedir. 90’lı yılların başında ardı ardına yazılan ve özünde ABD’nin tek süper güç olarak uluslararası alandaki üstünlüğünü anlatan makalelerin yayınlanması, Birleşik Devletlerin söz konusu hakimiyetini dünya halklarının kabul etmesi içindir. Önemli stratejik makalelerden ilki, Fukuyama’nın 1989’da yazdığı ‘Tarihin Sonu’ makalesidir. Bunda yer alan Doğu Bloku’nda ve Doğu Avrupa’da görülen reform hareketleri, Batı kapitalizminin ve demokrasisinin bu bölgeleri de kuşatması ve aslında dünyada hakim olan tek sistem haline gelmesi anlamında bir zafer olarak anlatılmıştır. Kapitalizmin diğer sistemler üzerinde nihai üstünlüğü ilan edilmiştir.

Fukayama’ya göre, sistemler dikkate alındığında, tüm dün yayı kuşattığı varsayılan Batı’nın ekonomik ve liberal sisteminin içinden bu teze alternatifler çıkabilir; ama dışından çıkıp da Batı sistemine bir alternatif olması mümkün değildir (4).

Yani tarihin sonu teziyle, “Tarih sahnesinde olaylar devam etse de, Batının dünyayı kuşattığı bu teze herhangi bir alternatif sunulamayacak kadar dünya halkları etki altına alınmış” fikri işlenmektedir.

Fukuyama’nın bu çıkışını, 1993 yılında Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezi ve makalesi takip etmiştir. Makalede bundan sonraki asıl çatışmaların din ve kültürler üzerinde olacağı ifade edilmiştir.

ABD’nin, BOP ile 22 İslam ülkesi üzerinde başlattığı ve bizzat Başkan W. G. Bush tarafından “Haçlı seferi” olarak ilan edilen dönem, bu makalenin hazırladığı şartlarda başlatılmıştır. Brezinski’nin “Büyük Satranç Oyunu” kitabında ise ABD’nin dünya hakimiyeti için uygulaması gereken stratejilerden bahsedilmektedir. ABD’nin dış politikasına yön veren bu makalelerin yazarlarına bakıldığında görülecektir ki; yazarların hepsi, ya ABD yönetim çevresi ile yakın ilişkidedir, ya da yönetim kademesinden gelmişlerdir.

BOP örneğinde gördüğümüz gibi, ABD’nin, askeri güç kullanmaya ve psikolojik savaş taktikleriyle büyük bir aldatmacaya dayanan sistemi, bugün, devlet kademesince dile getirilmese de, global sermaye sahibi olan azınlığın dünya hakimiyetine giden yoludur. Ve dünya halkları tarafından kabul görmemektedir.  

Kapitalist ve sosyalist sistemler, bugün için iflas etmişlerdir. Bu sistemlerdeki global kuralların farklı ülke halklarına zorla uygulatılmaya çalışılması, insan fıtratına aykırılığı nedeniyle günümüzde kabul görmemektedir. Gelinen noktada mil
letler ve devletler, iflas eden kapitalizmin ve sosyalizmin yerine; milli değerlerine, kendi örfüne ve kendine dönük, toplumsal huzuru ve sosyal adaleti sağlayacak, yanı sıra devletleri bağımsız kılacak bir kurtuluş reçetesi arar haldedir.

Bu bağlamda gerek Milli Ekonomi Modeli ve gerekse bunun uygulama alanı olacak Milli Devlet anlayışı, getirdiği kurallar, çözümler ve yeni yaklaşımlar ile Liberal–kapitalist sistemlerin tıkanıklıklarına mükemmel bir cevaptır.

Bu “milli duruş” ve cevap, kimi ABD imzalı makalelerde iddia edildiği gibi, liberal–kapitalist düşünce sistemi  içinde kalmış bir görüş değil, Müslüman Türk dünyasının tezidir.

Bu model asla bir tepki değildir. Aksine dünyayı tekellerine almak isteyen ülkeler de büyük bir açmaz içindedir. Bu tez, Türk medeniyetinin bütün insanlığı hediyesidir. Dünyada sosyal adaleti tesis edecek, özgürlük, insan hakları gibi temel hakları yerli yerine oturtacak olan Milli Devlet tezi, insanlığın geleceğe güvenle bakmasını sağlamaktadır.

Milli Devlet tezi, dünyada ideolojik evrimin sonu olarak ifade edilen kapitalizmin, onun devlet yönetimindeki yansıması olan “ sözde demokrasi”nin ve onun ekonomi anlayışı olan “serbest piyasa–pazar ekonomisi”nin, aslında insanlığın ideolojik olarak geldiği bir evrim değildir. Bilakis kapitalizmin, bir avuç azınlığın dışında “tüm dünya halklarının sömürülmesinin yeni dünya düzenindeki adı” olduğunun ispatıdır.

Milli Devlet anlayışı ve Milli Ekonomi Modeli, “milli” kavramıyla nitelenmiş olsa da, sadece içinden çıktığı Türk Milleti için değildir; bilakis, kapitalizmin kuşattığı tüm milletleri ve devletleri, söz konusu sömürgeci anlayıştan kurtaracak bir evrenselliktedir. İçerdiği hayati çözümlerle  uluslararası niteliktedir. Üstelik bu kurtuluş reçetesi, ABD örneğinde olduğu gibi, silah zoruyla değil, milletlerin kendi rızası ile kabul edecekleri bir sistemdir. Bu bağlamda Türk milletinin tarihten gelen misyonu, bu evrensel reçetenin pek çok ezilen devlet için örnek olmasını sağlayacaktır.

Devletin, sömürmek için değil, “millet için olduğu” anlayışı nı temel politika olarak kabul eden Sosyal Devlet, milletine hayatın tamamında yardımcı olmayı gaye edinmiştir.

Tıpkı “madenler milletin malıdır ve bunlar devlet–millet ortaklığıyla işletilmelidir” kuralımızda olduğu gibi; devlet, millete ait zenginlikleri yine milletin kullanmasına yardımcı olacaktır.

Böylece Milli devletler sayesinde, ezilen halklardan değil, “refah içinde yaşayan halklar”dan bahsedilecektir.

ABD eski Başkanı, 21. yüzyılın, Türkiye’nin rolünü nasıl tanımlayacağına bağlı olarak şekilleneceğini söylerken çok haklıdır. Türkiye, eğer Milli Devlet anlayışı ile rolünü belirlerse; “tarihin sonu” olarak ifade edilen yeni dünya düzenine son verecektir. Çünkü Milli Devlet ve Milli Ekonomi tezleri, yeni dünya düzeninin gerek devlet anlayışını ve gerekse ekonomi sistemlerini çöpe atmaktadır.

Milli Devlet tezi, “tarihin sonu” kavramının yerine, “ulusların barışı” kavramını getirmektedir… Dünya kavgayı değil huzuru, sömürüyü değil adaleti beklemektedir.

2– Bkz. Kendine Rağmen Dünya Devleti Olmak, Hürriyet, 5 Ekim 1999
3– Clinton’u Nasıl Okumalı, 11 Kasım 1999, Cumhuriyet
4– Türk Dış Politikası, ed.: Baskın Oran, ‘Tarihin Sonu’ kutusu

B) MİLLİ DEVLET VE ETNİK ÇEŞİTLİLİK

Devletlerin parçalanması için istismar edilen değerlerden biri de etnik farklılıklardır. İnsan hakları adı altında “azınlık hakları” kavramı gündem edilerek, etnik farklılıkların “kavga unsuru” olarak algılanmasına çalışılmaktadır.

Etnik farklılıkların bir kavga sebebi olarak öne sürüldüğü günümüzde, hedef tahtasına konmuş devletlerin iç bünyelerindeki birlik ve beraberlikleri zayıflatılmakta, iç çatışmalara zemin hazırlanmaktadır. Hatta güçlü devletler parçalanarak küçük ve zayıf devletçikler haline getirilmek istenmektedir. Halbuki “kimlik” kavramı etnik farklılıkların üstünde bir olgudur. Kimlik, milletlerin sahip oldukları inançları, kültürleri, dilleri, tarihleri ile şekillenmektedir.

Örneğin Türk kimliği, “bir millet olma ve medeniyet kimliği”dir. Bu millet ve medeniyet çatısı, altında Laz, Kürt, Çerkez, Türk vb birçok etnik özelliği barındırır. Balkanlarda Sırp kökenli olanların Müslüman olanlarına Boşnak denmektedir. Boşnaklar kendilerini ifade ederlerken “Türk” olduklarını söylerler ki, bu doğrudur… Zira Türk kimliği, aynı değerleri paylaşan bütün etnik kökenlerin ortak adıdır, ortak kimliğidir.

Bir kimlik etrafında bir ve beraber olan etnik kökenler milletleri oluşturmaktadır. Türkiye örneği de aslında böyledir. Yıllardan beri ifade ettiğimiz gibi topraklarımızdaki vatandaşlarımızın Türk, Kürt, Laz, Çerkez… gibi etnik çeşitliliği, kardeşliğimizi, birliğimizi bozmamaktadır. Yıllarca bu vatanda Türk kimliği altında aynı değerlerle yoğrulmuş ve aynı değerleri koruma sevdalısı olan halklar, Türk bünyesini, yani Türk milletini oluşturmuşlardır.

Bu sebeple etnik çeşitlilik, asla bir ayrımcılık sebebi değil, tam tersine bir zenginliktir. Tarihten gelen kültür birliği, siyaset birliği, inanç birliği vs. gibi değerlerle süzülerek gelip “medeniyet birliği”mizi oluşturan bu çeşitlilik, ayrılık sebebi değil; bilakis güçlü bir bünyenin oluşması demektir. Hepsi aynı kaynaktan beslendikleri için örfleri, adetleri, gelenekleri birdir. Dili, dini, tarihi, kültürü, gelenekleri, siyaseti, medeniyeti aynı olan bu etnik grupların vücuda getirdiği millet, “Türk Milleti” olup; bu grupların birinin diğerinden farkı yoktur. Çünkü hepsi, aynı kaynaktan beslenip, zaman içinde aynı maya ile yoğrulup gelmişlerdir. “Bir bünye”yi meydana getiren bu etnik zenginliğimizi tarih boyu aşındırıp yok etmeye çalışanlar; tek vücut halindeki bu bünyeyi oluşturan unsurların dini, dili, kültürü, medeniyeti ile oynayanlar, tarihin hiçbir döneminde başarılı olamamışlardır. 

Lozan görüşmelerinde Atatürk “ancak gayr–i Müslimler azınlıktır” ölçüsünü ortaya koyarak, etnik çeşitliliğin bir istismar unsuru olmasına müsaade etmemiş; aksine birlik ve beraberliğimizin dayandığı temellerden olduğunu belirlemiştir. Ne gariptir ki, globalleşme adı altında ayrı özelliklerdeki devletler, bir araya gelirken; AB projesi adı altında Avrupa Kıtası ortak bir kültür etrafında birleşmeye çalışırken; parçalanmak istenen ülkelerde etnik çeşitlilik, “azınlık hakları” adı altında kavga unsuru haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bir taraftan ortak değerler etrafında farklı milletleri bir araya getirme gayreti, diğer taraftan ortak değerlere sahip milletleri etnik çeşitlilik adı altında parçalama projeleri, globalleşmenin hedeflerini göstermesi açısından manidar bir örnektir.

Milli Devlet, milletini “tek bir kimlik” etrafında hiçbir ferdine ayrım yapmaksızın bir bütün olarak görmekte, milletin kendi içerisindeki renk farklılıklarını milletin birlik ve berberliğine, kaynaşmasına vesile kılmaktadır.

C) MİLLİ DEVLET ve GLOBALLEŞME / 1 GLOBALLEŞME NEDİR?

Bugün Globalizm (Küreselleşme), dünya dengelerine yönveren günümüzün en önemli akımdır. Globalizmin siyasi, ekonomik, hukuki vs. sahaları etkileyen özellikleri olduğu gibi; misyonerlik faaliyetleri ile kültürleri ve sosyal hayatı da kuşatan boyutu vardır.

1980’li yılların başından sonra, özellikle Doğu bloğunun dağılması ile, artık hayatımıza çok daha fazla müdahale etmeye başlayan Globalizm; kelime olarak iktisadi, siyasi kültürel ve sosyal sahada bazı kavramların milli ve yerel sınırları aşarak dünya çapında kabul görmesi olarak ifade edilebilir. Her sahada gidilen bu “tek değer” anlayışı, globalleşmeyi savunanlara göre, hem dünya ticaretinin geliş mesini sağlayacak, hem de dünya ekonomisinin büyüme sine ve daha adilane gelir dağılımının oluşmasına imkan tanıyacaktı. Diğer yandan demokrasinin dünyada daha da yaygınlaşması sağlanacaktı.

Özellikle son 25 yıllık zaman dilimi göstermiştir ki; bırakınız kulağa hoş gelen bu hedefleri yakalamayı, globalleşme süre ci, dünyayı her geçen gün içinden daha da çıkılmaz bir pozisyona itmektedir.

Gelir dağılımındaki dengesizlikler artık kabul edilebilir sınırların çok üzerindedir: 1.2 milyar insan günde 2 $’ın altında gelirle yaşamak zorundadır (5). Bu insanların çoğu Güney Asya ve Güney Afrika’dadır. Yıllık geliri 745 $’ın altında olan insan sayısı 2.5 milyardır; 61 ülkenin kişi başına düşen milli geliri de bu değerin altındadır. Oysa yüksek gelir grubuna dünyada sa dece 29 ülke ulaşabilmiştir. Bu ülkelerin kendi içlerinde ise gelir dağılımlarında büyük adaletsizlikler vardır (6).

Dünyadaki üretimin % 20’sini, insanların % 80’i paylaşırken; % 80 geliri, %20’lik grup paylaşmaktadır (7).

Öte yandan sanıldığının aksine dünya ekonomisi globalleşme ile daha hızlı büyümemekte; aksine her geçen gün büyüme daha da azalmaktadır. 1960’larda dünya ekonomisi, yılda ortalama % 5 büyümüş iken; 1970’lerde % 4.1, 1980’lerde % 3.2, 1990’larda ise % 2.3’e düşmüştür (8).

Düşüş, 1980’li yıllarda da devam ederek 10 yıllık dönemde ortalama % 2.8 olmuştur. Bu, 1990’larda % 2 civarındadır. Bu oranlar gösteriyor ki, 50 yıllık dönmede kapitalist sistemin ivmesinde % 60’lık bir düşüş söz konusudur.

Bu daralmanın gerekçelerini Milli Ekonomi Modeli’nde geniş olarak izah ettik: Liberal–kapitalist sistemin doğal sonucu olarak, dünya halklarının gelirleri, belli ellerde toplanmaya başlayınca; insanlar, en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayacak gelirden mahrum kalmaktadırlar. Dünya genelindeki bu “tüketim yönlü daralma” yüzünden “pazar problemi”nin oluşma sı kaçınılmazdır. Elbette yeter büyüklükte bir pazarın olmadığı yerde, üretim artışından ve büyümeden bahsetmek de mümkün değildir.

Dar ve orta gelir grubu ülkeler için ise tablo daha vahim dir: 1965 –1990 yılları arasında % 2.5 büyüyen bu grup,
1980 –1990 arasında % 1.2 büyüyebilmiştir. 1997– 1998 yılları arasında ise % 3.9 küçülme söz konusudur.

Günümüz rakamları da pek farklı değildir: 2002 – 2003 büyüme rakamları % 1.4 düzeyindedir. 1990 – 2003 büyüme ortalaması ise % 2.6’dır (9).

En değerli doğal kaynaklara sahip ülkeler bu kaynaklarını birkaç global firmaya devrettikleri için en fakir ülkeler olarak karşımızda durmaktadırlar.

Dünya ticareti, her geçen gün daha da zor bir hal almak tadır. Özellikle gelişmekte olan orta gelir grubu ve altındaki ülkeler, kapılarını, spekülatif para hareketlerine tamamen açmalarından dolayı, her iki–üç yılda bir finanssal iflaslara sürüklenmişlerdir. Nitekim dünya üzerinde çok sayıda finanssal kriz yaşanmıştır. O kadar ki, küçüklü büyüklü krizler göz önüne alındığında; Paul Krugman’ın da altını çizdiği üzere “her 19 ayda bir krizin olduğu” anlaşılmaktadır.  

Gelişmekte olan orta gelir grubu ve altındaki ülkeler, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını global şirketlere devretmelerine rağmen; kendi ürettikleri malları gelişmiş  ülkelere satmaya kalktıklarında ise başta kota, gümrük,  telafi edici vergiler ve vergi dışı engellemeler olmak üzere birçok engellemelerle karşılaşmaktadırlar.

Yeri gelmişken somut bir tecrübeyi ifade etmek kabilinden belirtmek gerekir ki; günümüzde ekonomi kuralı olarak, gerek IMF, gerekse Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar vasıtası ile kalkınmaya çalışan veya geri kalmış olan “ülkelere dayatılan uygulamaların hiçbirinin o ülkelere zarardan başka fayda”sı yoktur. Gelişmiş kabul edilen ülkelerin bu uygulamaların tam tersini yapıyor olmaları bile; bugün kabul gören ekonomi kurallarının teorik izahlardan çok, politik sömürü hesaplarına dayandığını göstermektedir.

“Küresel egemenlik peşindeki büyük devletler, denetim altına aldıkları az gelişmiş ülkelere, dışsatıma dayalı kalkınma modelleri, serbest piyasa ekonomisi, özelleştirme programları, korumacı yasaların kaldırılmasını ve devletin küçültülmesi ni önerdiler; ama kendi ülkelerinde bunları yapmıyorlar.

Ulusal pazarlarını, tarife dışı engeller ve kotalarla koruyorlar. Nitekim ABD, Latin Amerika ülkelerinin ihraç ettiği 1051 tür mamul maldan 400’üne; AB ise, 479 tür mamul maldan 100’üne tarife dışı engeller koymaktadır. 1980–1983 arasın da ABD’nin korumacılık uygulamaları yüzde 100; AB’nin uygulamaları ise yüzde 387 oranında artmıştır. ABD Temsilciler Meclisi’ne, yalnızca 1985 yılında, 400 adet korumacı yasa teklifi verilmiştir. OECD ülkelerinde ortalama üretici sübvansiyonları (devlet destekleri), 1979–1981 döneminde yüzde 32 iken; 1986–1987 yıllarında yüzde 50’ye çıktı…”(10).

Nitekim AB Komisyonu Başkanı Jacques Santer, 9 Şubat 1999 günü Strassbourg’ta yaptığı basın toplantısında, tarım destekleme uygulamalarının daha da artırılması gerektiğini açıklayarak şunları söyledi:    “Tarım ürünlerimizin küresel pazarda rekabet edebilmesi için fiyatların düşürülmesi, buna karşılık çiftçilerimizin kazançlarının arttırılması için telafi edici yardımlar yapılması gerekiyor” (11).

Gelişmiş kabul edilen ülkeler, gelişmekte olan ülkelerin başta tarım ürünleri olmak üzere ihraç ürünlerine birçok engellemeler çıkartırken; kendi üreticilerini sübvanse ederek de haksız rekabete sebep olmaktadırlar. Gelişmekte olan ülkelerin gümrüklerini “sözde liberalleşme” adı altında tasfiye ederek kendi ürünlerine bu ülkeleri “pazar” yapmaktadırlar.

Bugün, bırakınız, dünya ticaretinin verimli bir şekilde gelişmesini, dünyada gümrük duvarları arkasına saklanmış “ticaret bölgeleri” oluşmaktadır. Bu bağlamda örneğin, AB, EFTA (European Free Trade Area), NAFTA (North American Free Trade Agreement), LAIA (Latın American Integration Association), MERCOSUR (Common Market For The Southern Cone of America), ASEAN (Association of South East Asian Nations), APEC (Asia Pacific Economic Corporation Forum) gibi birçoklarının yanı sıra yeni “ticari bölgeselleşme” arayışları da devam etmektedir.

Her geçen gün, özellikle gelişmiş ülkeler, kendi iç pazarlarını korumada ve yabancı ülkelerin pazarlarını ele geçirmede daha acımasız ve agresif bir tutum takınmaktadırlar. Bunun en temel sebebi, kapitalist modelin yanlış kabulleri ve sonuç larıdır.

Liberal–kapitalist temeller üzerine oturan globallizm, her geçen gün tüketimde daralmaya neden olduğu için; ülkeler, daralan iç pazarlarını korumada daha ısrarlı olurken, yeterli olmayan iç pazarlarının açığını kapatmak üzere de dış pazar ları ele geçirmeye uğraşmaktadırlar. Doğal olarak gücü yeten her ülke, bu adımları atmaya başladığında, bugünkü gözlemlediğimiz “içinden çıkılmaz tablo” kendini göstermektedir.

Oysa Milli Ekonomi Modeli’nin “tüketim problemi”ni çözmesi sebebiyle “artan pazar”, herkesi tatmin edecektir. Başka bir ifade ile bu model, bütün devletlere, daralan pazarda kavga etmek yerine; büyüyen bir pazarda dost olmak imkanını sunmaktadır.

Bu bağlamda hatırlanması gereken önemli bir diğer gerçek de; “kaynakların sınırlı” olduğu, dolayısı ile “herkese yetmeyeceği” yanılgısıdır.

Bu kapitalist yaklaşım, ülkelerin dış politikalarına tekelci ve sömürgeci anlayışların hakim olmasına sebep olmaktadır.

Oysa Milli Ekonomi Modeli’nde açıklanan “kaynakların sınırsız, ihtiyaçların ise sınırlı” olduğu gerçeği, ihtiyaçların karşılanmasında insanlık olarak herhangi bir kaygı taşımamamız gerektiğini bize göstermektedir. Burada asıl kaygı duyulması gereken karakter, global birkaç odak ve onların yönlendirdiği ülkelerin “ihtiras”ları olmalıdır.

Öte yandan globalleşmenin demokrasiye ne şekilde katkı sağladığı ise Irak örneğinde görüldüğü gibi şüphesiz ortadadır. Globalleşme ile, özellikle dar ve orta gelir grubu ülkelere demokrasi geleceğini iddia edenler, sözde demokrasi projesi adı altında ABD’nin, kendi çıkarları doğrultusunda istediği ülkeleri işgal ettiği gerçeğini gizlemeye çalışmaktadırlar

Globalleşme sürecinde, bırakınız ülkelere demokrasi gelmesini; ulus devletlerin ellerindeki yetkiler, hem içeride, hem de dışarıda global sermaye odaklarına devredilmektedir. İçeride, sözde piyasaların dengeye kavuşması için “millet iradesi”ni temsil eden hükümetlerin ellerinden bu irade ve yetkiler alınarak üst kurullara teslim edilmektedir. Nitekim Türkiye örneğine baktığımızda görülmektedir ki; Merkez Bankası’nın özerk hale getirilmesi, Bankacılık Denetleme Üst Kurulu’nun varlığı, Telekomünikasyon Üst Kurulu’nun varlığı, Enerji Piyasaları Üst Kurulu, Tütün Kurulu, Şeker Kurulu, RTÜK… vb kurullar, milletin iradesi ile seçilmişlerin değil, IMF tarafından kontrol edilen kurulların idareye hakim olmasına imkan tanı maktadır. Özellikle ülkemizde bu üst kurulların yargı yetkisini de elinde bulundurması, millet adına yargı yetkisini elinde bulunduran Türk Cumhuriyeti bağımsız mahkemelerini de devre dışı bırakmaktadır.

Bu üst kurulların konsolide bütçe dışında bütçelerinin olması, yani gelir kaynaklarının bulunması, atandıktan sonra görevden alınamamaları ve Dünya Bankası (DB) ile IMF’ye bağımlı olarak hareket etmeleri, milletin iradesinin idareye yansımasına engel olmaktadır. Milletin seçtiği hükümetlere ise, vatandaşlarından toplayabildiği kadar “çok vergi”yi topla yıp elde edilen gelirleri “faiz dışı fazla” adıyla global sermaye sahiplerine aktarmanın dışında bir vazife kalmamaktadır.

IMF ve DB talimatları doğrultusunda çıkarılan bir çok siyasi ve iktisadi kanunlar, idareye, milletin iradesinden ziyade global sermaye sahiplerinin ve gelişmiş kabul edilen ülkelerin iradesinin hakim olmasına sebep olmaktadır.

Dışarıda ise uluslararası örgütlere yetkilerini devreden ulus devletler, tamamen tasfiye edilmektedirler. AB süreci ve Tahkim Yayası örneğinde olduğu gibi… AB süreci ile, Türk devletinin Yasama, Yürütme ve bağımsız Yargı erkleri bağlamında kendi üstünde bir üst iradeyi kabul ederek yetkilerini, bu iradeye teslim etmesi, elbette devletimizin tasfiyesinden başka bir şey değildir.

Eski BM Genel Sekreteri Boutros Ghali’nin açıklaması da bu gerçeği ifade etmektedir:    “Globalleşme sürecinde ulus–devlet, yetkilerinin birçoğunu bir taraftan uluslararası kuruluşlarla, diğer taraftan da yerel otoritelerle paylaşmaya mahkum olmuştur. Bir zamanlar ulus–devletin sorumluluk alanı içinde yer alan savunma, ekonomi yönetimi gibi pek çok alan, artık büyük ölçüde IMF, Dünya Bankası, WTO, NATO ve BM gibi uluslararası kuruluşlar ya da bölgesel düzeydeki siyasi ve ekonomik birlikler (Avrupa Konseyi, Avrupa Merkez Bankası gibi) temelinde koordine edilmektedir.    

Globalleşme, bu bağlamda bir paradoksu ortaya koymaktadır. Şöyle ki; bir taraftan globalleşme ile tüm ülkelerde demokrasinin gelişmesi amaçlanırken; diğer taraftan da gücün uluslararası kuruluşlara devredilmesiyle ülkeler, kendi gelecekleriyle ilgili temel kararları almaktan yoksun bırakılmaktadır” (12).

Glokalleşme, yani “globalleşme ve yerelleşme” adı altında yerel yönetimlere yetkilerini devreden ulus devletler, tasfiye sürecinin içine itilmektedirler.

Yerel yönetimler adı altında yetkiler, içeride bu yönetimleri kontrol eden global odakların kontrolüne devredilmekte; böylece yetkileri azaltılan ulus devletler tasfiye edilmek isten mektedir. İşin ilginç tarafı, globalleşme, dışarıda ülkeleri “birleşme” adı altında yetkilerinden koparırken, içeride “ayrışma” uygulayarak bu yetkileri elinden almaktadır.

Yine uluslar arası kuruluşlarda “her ülkenin aynı oranda rey hakkına sahip olmaması”, BM örneğinde olduğu gibi bazı ülkelerin “daimi üye” sıfatıyla çıkabilecek her kararı engelleme hakkına sahip olmaları, globalleşmenin nasıl bir demokrasi anlayışına sahip olduğunu bize göstermektedir. Nitekim bütün dünya, 2006’nın son aylarında İsrail’in Filistin ve Lübnan’a yaptığı taaruzlar sebebiyle cezalandırılmasını istemesine rağmen; BM, sadece daimi üye ABD’nin vetosu sebebiyle, bir “kınama kararı” dahi çıkartamamış, karar engellenmiştir.

Bu bağlamda “bazı ülkeler her zaman haklıdır, özellikle haksız olduklarında daha da haklıdırlar” anlayışı, maalesef globalizmin demokrasi anlayışı olarak karşımızda durmaktadır.

Globalleşme sürecinin, ülkelerin ellerindeki kaynakları ve gelirlerini gelişmiş kabul edilen ülkeler üzerinden “birkaç global odağa nasıl aktardığını anlamak” için, öncelikle iki süreci daha yakından incelemek gerekir; birincisi ABD dolarının serüveni, diğeri de GATT görüşmeleridir.

5– World Bank, ILO World Employment Report
6– World Bank, World Development Report
7– World Bank, World Development Report
8– Annual Cahange Of World GDP, IMF And Maddison Measures 1970–2001
9– World Bank, World Development Report
10– Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar,
11– M. Aydoğan, age.
12–  C. Aktan– H. Şen, Globalleşme, Ekonomik Kriz ve Türkiye, TOSYÖV Yayınları 1999

II. ABD DOLARININ SEVÜRENİ

Önce ABD dolarının serüvenine kısaca bakalım… II. Dünya savaşından sonra Breton Woods’ta toplanan ülkeler, kendi ekonomilerinde ve siyasal bütünlüklerinde Japonya’ya atılan atom bombasından daha büyük tahribatlar yaratacak bir dizi kararı kabul ettiler.

Bunların başında ABD Doları’nın dünya parası olmasını sağlayan “altın standardı” sistemidir. Bir ons altını 35 ABD dolarına endeksleyen, yani bir gram altının kabaca bir ABD doları olarak belirlendiği sistem hayata geçirildi. ABD’nin dünya hegomanyasının en önemli ayağını oluşturan ABD dolarının “dünya parası” olmasının önü de böylelikle açılmış oldu.

Mutabakata göre ABD, önceleri “sahip olduğu altın kadar dolar” basacaktı; ancak bu, elbette bu şekilde olmadı. ABD, cari açığını kapatmak için para basıp bunu dünyaya ihraç etmeye başladı. 1973 yılında ise “altına endeksli olmaktan kurtulan dolar”, artık ABD’nin sahip olduğu altın karşılığı değildir.

Böylece ABD Doları, onu “rezerv” ve “takas aracı” olarak kabul eden başta ülkemiz olmak üzere bütün ülkelerin, toplam Gayri Safi Milliş Hasıla’ları (GSMH) karşılığı basılmaktadır.

Kendi parasının dünya halkları tarafından kabul görmesi, ABD’ye geçmişte hiçbir devletin sahip olmadığı bir imkan tanımıştır. Örneğin, Ortadoğu petrollerini, boyadığı kağıt ile değiş tokuş edebilen ABD, aslında petrolün gerçek sahibi konumundadır. 

ABD, dünyadaki üretimin ortalama olarak her yıl üçte birini tüketmektedir. 2005 yılı için 12.455 trilyon dolara denk gelen bu tüketim, dünyanın üretiminin üçte birine karşılık gelirken; bu tüketimi, dünya nüfusunun sadece % 4.5’i yapmaktadır (13).

Bunun karşılığında ise dünyaya, cari açığını kapatmak üzere, kendi parasını yani “kağıt” vermektedir.

Hadiseyi  yukarıdan seyrettiğimizde dünyanın üretimi ABD ye akarken ona ihracat yapan ülkelerin  ise karşılığında sadece kağıt almakta olduklarını görürüz.

Eski  sömürgeci anlayışın günümüzde geliştirilmiş ve hacimsel olarak bütün dünyayı kuşatacak şekilde büyütülmüş biçimi olan dünya üretiminin dolar ile takas edilmesi sistemi, esasında dünyada ki gelir dağılımında ki dengesizliğin de önemli sebeplerindendir.

Liberal kapitalist modeller, Türkiye gibi kalkınmakta olan bir çok ülkeyi üretime ve ihracata odakladı; ama ihracat karşılığı, yerli parayı almak yerine “hard currecny” üzerinden dış ticaretin yapılmasını tavsiye ettiler. Geçmişte Uzakdoğu ülkelerinde yaşanan üretim patlamasına bakıldığında, Uzakdoğu’nun ürettiğini ABD’nin tüketmiş olduğunu görürüz. Bugün bu ülkelerin elinde boyalı kağıtlar var; emekleri ise ABD’ye aktarılmış durumdadır.

Başta Çin ve Japonya olmak üzere Güneydoğu Asya ülkeleri, ellerindeki kağıtları kıymetli madenlerle takas ederek riskten kendilerini kurtarmak istemektedirler. Ancak çok cüzi bir miktarın dışında bu şartlarda bunu yapmaları mümkün değildir. Çünkü yüklü miktarda yapılacak böyle bir takas, Amerikan Doları’nın aşırı değer kaybına sebep olduğunda, en büyük zararı bu ülkeler çekeceklerdir. Ayrıca dünyadaki toplam altın miktarı da karşılıksız basılan Doların çok azına karşılık gelmektedir. Bu
bağlamda sözkonusu ülkeleri de içine düştükleri bu oyundan kurtaracak Milli Devlet yaklaşımıdır.

Globalleşmeyi savunanlar, TL’nin ABD topraklarında dolaşımını savunmazlar; aksine Dolar’ın, Türk topraklarının en ücra köyünde dolaşımını kastederler. Bu pencereden bakıldığında, ABD için cari açık, kendi varlığını devam ettirmesi için gerekli en önemli desteklerden biridir. ABD cari açıktan korkmamakta; aksine basıp bütün dünyaya yaydığı parasının kabul görmemesinden korkmaktadır.

Globalizasyon ile, özellikle kalkınmakta olan veya geri kalmış bulunan ülkelere tavsiye edilen “dolarizasyon” ya da “Para Kurulu” denilen parasal sistemleri uygulamalarıdır… Yani kendi üretimleri karşılığında piyasalarında kendi “milli para”larını değil, faizli olarak alınmış ABD dolarını bulundurmalarıdır.

Eğer illa yerli parayı piyasaya süreceklerse; aynı miktarda faizle aldıkları dövizi kasalarında bulundurmaları söylenmektedir.

Faizle alınan dolar karşılığı piyasaya yerli para sürülürken; her halükarda o ülkenin toplam üretimi karşılığı kendi parasını o topraklara gönderen ABD, böylelikle hem o ülkenin emeğini kendine transfer etmekte, hem de o ülkeyi faiz ve borç batağı ile önce ekonomik, sonra da siyasi olarak kendine bağımlı hale getirmektedir

Globalizasyon süreci, doların “nüfuz alanı”nı “bütün dünya” yapmaktadır. Özellikle orta ve dar gelir grubu ülkeler, bugün doların nüfuz alanı içerisindedir. Doların bu serüveni, aynı zaman da bu ülkelerin yer altı ve yerüstü kaynaklarının ve gelirlerinin ABD’ye, onun üzerinden de birkaç global odağa aktarılma hikayesinden başka bir şey değildir.

13– U.S Department Of Commerce Bureau Of Economic Analysis

III. GAT SENETLERİ

İkinci önemli sürecin ise, GATT görüşmeleri olduğunu söyledik… Breton Woods’la birlikte başlayan bir diğer süreç ise IMF ve Dünya Bankası’nın kurulmasının yanında, GATT toplantılarının başlamasıdır. GATT anlaşması çerçevesinde bugüne kadar 9 ayrı ticaret raundu yapılmış, her raunt ta onlarca farklı anlaşma imzalanmıştır: Orijinal Görüşmeler (1947), Annecy Raundu (1949), Torquay Raundu (1951), Cenevre Raundu (1955–1956), Dillon Raundu (1960–1962), Kennedy Raundu (1964–1967), Tokyo Raundu (1973–1979), Uruguay Raundu (1986–1994) ve halen devam etmekte olan Millenium (Doha) Raundu (2001–…).

Bütün bu rauntlarda liberalleşme adı altında gelişmiş kabul edilen ülkeler ve global şirketler lehine dünyanın geri kalan ülkelerine bir çok siyasi ve iktisadi karar kabul ettirilmiştir.

Mesela 1979 yılında sonuçlanan Tokyo raundunda; kamunun ekonomik alandan çekilmesi, ithalatın önündeki engellerin kaldırılması ve tarıma verilen desteklerin azaltılması… vb kararlar alınmıştır. Ülkemizde 24 Ocak kararları olarak bilinen ve 1980 yılında uygulamaya konan “özelleştirme, ithalatın önünün açılması ve yabancı paraların içeride dolanımda olmasına imkan tanıyan uygulamalar, Maden Yasası’nın çıkarılarak yabancılara maden sahalarımızın satışının ilk temellerinin atılması, ilerleyen yıllarda DİBS çıkarılarak ülkemizin iç borç adı altında global sermaye sahiplerine yüksek faizle borçlanmasının sağlanması”… vs. karar ve uygulamalar, Tokyo raundunun neticesinde dünyada gelişmekte olan ülkelere kabul ettirilen ve “Reagan veya Theacher ekonomisi” olarak da bilinen anlayıştan başka bir şey değildir.

DİBS sayesinde iç borç yolu ile devletlere para satan global odaklar, hem içeride dış piyasalara oranla çok daha yüksek olan faiz oranından, hem de döviz kurundan kat be kat  daha fazla para kazanmaya başladılar. Örneğin Amerikan sermayedarları, faizden kendi ülkelerinde 100 yılda kazanacakları geliri, ülkemizde bir yılda elde etmektedirler.

Ülkemize son bir kaç yıldan beri gelen sıcak para, sözkonu su “yüksek faiz geliri”nden dolayı gelmektedir. Elbette ki global odaklar, bu kadar kâr elde ederken; devletler de, bu borç ve faizlerini ödemek için Sosyal Güvenlikten ve yatırımlardan vazgeçerek, hatta daha fazla vergi toplamak için yeni vergiler çıkartarak vatandaşlarından elde ettikleri gelirleri bu lobilere aktarmaktadırlar. Çağdaş temellerini Milton Freadman’ın attığı devletin piyasalardan çekilmesini de tavsiye eden bu anlayış,
özellikle geri kalmış ve kalkınmakta olan ülkeleri, tamamen global şirketlerin talan alanı haline dönüştürmüştür.

1994 yılında 117 ülkenin katılımı ile gerçekleştirilen Uruguay raundu ise, 1986’da Uruguay’ın Paunta del Esta şehrinde Ticaret Bakanları Toplantısı ile başlayan ve yedi yıl süren müzakerelerin, 15 Nisan 1994’te Fas’ta imzalanması ile yürürlüğe girmiştir. Aynı rauntta WTO (Dünya Ticaret Örgütü) kuruldu. GATTS antlaşmaları yürürlüğe kondu; yani hizmet sektörü de GATTS anlaşmalarının çatısı altına alındı. Bu görüşmelerde, diğer görüşmelere ek olarak “tarım desteklerinin sıfıra yakın düzeye çekilmesi” karalaştırıldı. Patent ve telif hakları da yine GATT kapsamına alındı; bu sayede  teknolojinin bilgisini ve gelişmelerini elinde tutan global şirketlere pazarda monopol olma imkanı tanındı.

DTÖ kurularak bünyesinde Tahkim Kurulu oluşturuldu, kurula ambargo yetkisi de verilerek ulus devletler üzerinde, özellikle gelişmekte veya az gelişmiş olan ülkeler üzerinde yaptırım gücü kazandırılmış oldu.

GATT anlaşmalarının takibi  de DTÖ’nün bünyesine alındı. Her ne kadar 130’un üzerinde üyesi de olsa, karar alma mekanizması G–7’lerin elinde olan DTÖ, global sermaye sahiplerinin “ulus devletlerin gelir ve kaynaklarını sömürmek” için bir maşa vazifesi görmektedir.

Şu anda çıkmaza giren Millenyum raundunda ise hedef, 

– Tarımda tam liberilizasyon,
– Kamu alımlarına global şirketlerin katılımındaki tüm engellerin kalkması,

– Gümrük tarifelerinin kaldırılması ya da sıfıra yaklaştırılması,
– Serbest ağaç kesimi,
– MAİ’nin devamı olan MFI yani yatırımların çok taraflı kurallara bağlanması, devletlerin global şirketlerin hukuksal alanda oyuncağı haline getirilmesi,
– Hizmette tam liberilizasyon… vb. kararların devletlere kabul ettirilmesidir.

Bu son rauntla ilgili olarak şunu da ifade etmek gerekir ki, Doha ve Cancun’da yapılan görüşmelerde ABD’nin dayatmalarına karşı Güney ülkelerin direnç koyması ile “son darbe” olacak olan millenyum raundun önü kesilmiş oldu.  

GATT görüşmeleri ile ilgili söylenecek bir çok detay konu var. Ancak temel çerçeveyi çizdiğimizde görürüz ki; bu süreç neticesinde gelişmekte olan ve geri kalmış ülkeler, birkaç ülkenin pazarı haline getirilmiş, daha da çarpıcı olanı dünyanın tamamı birkaç global firmanın hem pazarı, hem de talan alanı haline getirilmiştir. Bulundukları ülkenin halklarına ait olması gereken madenler, bugün global firmaların zenginliklerinin kaynağı haline gelmiştir. En zengin madenlere sahip ülkeler, en fakir ülkeler olarak topraklarındaki bu zenginlikleri işleten global şirketlere “sadece bekçilik” yapmakta, onların işgücü ve güvenlik ihtiyacını karşılamaktadırlar.

Gelişmekte olan veya geri kalmış ülkeler, gümrük duvarlarını indirip korumacılıktan ve yerli üretimlerini desteklemekten vazgeçerken; gelişmiş ülkelerin de aynı uygulamaları yapacaklarına dair söz vermelerine rağmen, “tarife dışı engeller” sayesinde korumacılıklarını daha da arttırmışlardır. Gelişmiş ülkeler, gerek çevre ile ilgili getirilen standartlar, gerek ürün standartları, gerekse üretim standartları (ppm) adı altında, diğer ülkelerin ürünleri istedikleri şekilde ve miktarda engellemektedirler.

Globalleşme süreci, halkların elindeki zenginlikleri birkaç global sermaye sahibine aktarırken; önünde engel olarak ulus devletleri görmektedir.

Devletlere gerek sosyal, gerek iktisadî ve gerekse siyasal sahada dayatılan kararlar, ulus devletleri tasfiye sürecinin içerisine iterken; aynı zamanda bu odaklara bağımlı hale getirmektedir

Dayatılan bu kuralların belli başlılarını şöyle sıralayabiliriz.

 

IV. GLOBALLEŞMENİN KURALLARI

a– EKONOMİ SAHASINDA

– Kendi üretimleri karşılığı kendi topraklarında başta ABD doları olmak üzere “hard currency”lerin dolanımda olması,

– Merkez bankalarının hükümetlerden bağımsız hale getirilerek hazineye borç vermesine yasak getirilmesi,

– Hazinenin ihtiyaç duyduğu parayı global tefecilerden gerek iç gerekse dış borç adı altında temin etmesi,

– Özelleştirme ile en çok kar getiren monopol konumundaki devlet kurumlarının bedava fiyata satılması,

– Madenlerin global firmalara satışının sağlanması,

– Tarıma verilen desteklerin kaldırılması ve tahditlerin devreye konması,

– Faiz gelirlerinden vergi alınmayarak devletlere para satan global firmaların kârına kâr katılması,

– Global şirketlerin normal ticari kârlarından minimum vergi alınması şeklinde yasal düzenlemelerin yapılması;  bu hususta off shore ülkelerden istifade edilmesi,

– Başta dolaylı vergiler olmak üzere borçlu milletlerin sırtındaki vergiler arttırılarak borç ve faiz yükünün yerli ve çalışan halkın sırtına yüklenmesi,

– Yabancı sermayenin dışında bir kalkınmanın olamayacağı kabulü ile emisyona dayalı yerli sanayiinin önünü açacak dışarıya bağımlı olmayan bir kalkınma modelinin engellenmesi,

– Tahkim’e “evet” denilerek, dışarıdan alınacak faizli paraya ve global firmalara bağlı bir yatırım modeli kabul edilerek kalkınmada tamamen dışa bağımlı bir anlayışın devreye konması,

– Teknolojinin bilgisin yatırım yapmak yerine teknoloji transferine dayalı bir kalkınma modeli uygulanması,

– Sözde enflasyon hedeflemesi adı altında hane halklarının gelirleri kısılarak, bireylerin temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için bile banka kredilerine ve kredi kartlarına yönlendirilmesi,

– Liberizasyon adı altında gümrük korumacılığının tek taraflı kaldırılarak; kalkınmak isteyen veya geri kalmış ülkelerin, küresel sermayedarların pazarı haline getirilmesi… vs.

b– SİYASET VE HUKUK SAHASINDA

Siyaset ve hukuki sahadaki dayatmaları da şu maddeler altında toplayabiliriz:

– Yerelleşme ve sözde demokrasi adı altında merkezi yönetimin yetkilerin yerel yönetimlere devredilmesi,

– AB örneğinde olduğu gibi başta egemenlik hakkı olmak üzere millete ait siyasal ve hukuki hakların uluslar arası örgütlere devredilmesi,

– Özerk kurumlar vasıtası ile hükümetlerin idari yetkilerinin başta IMF olmak üzere global örgütlerin nüfuz alanı içerisinde olan kuruluşlara devredilmesi,

– Demokrasi projesi adı altında devletlerin birlik yapısını parçalamak üzere etnik farklılıkları siyasal zemine taşıyaıp istismar edilmesinin sağlanması…

c– KÜLTÜREL VE SOSYAL SAHADA

– Dinler arası diyalog projesi ile milletlerin kendi inançlarından kopartılarak kimliksiz ve sömürgeci güçlere karşı “milli dirençten yoksun” hale getirilmesi,

– Kendi dillerinin kullanımı yerine İngilizce kullanımını eğitim ve öğretime sokulması,

– Yabancı kültürlerin propaganda aracı olan yabancı film ve belgesellerin yayınlatılması,

– Sivil Toplum kuruluşlarının NED’lerden yardım almasının önündeki engellerin kaldırılması ve bu kuruluşların halkın inkültüre edilmesi için kullanılması…

Bu ve benzeri talepler ve uygulamalar ile, gerçekte yapılan ve yapılmak sitenen, dünyanın daha iyi ve yaşanılabilir bir hal alması değil; aksine dünyanın çeşitli milletleri, açlık sınırının da altında yaşam mücadelesi verirken, dünyanın kontrolünün mutlu bir azınlığın eline geçmesidir.

Bunun sonucu “ulus devlet”lerin tasfiye edilerek dünyada kaosun hakim olmasıdır. Bu yeni dönemin adına esasında “kaos üzerine kurulu bir düzen” de denilebilir.

Globalleşme süreci, sadece geri kalmış veya kalkınmakta olan ülkeleri değil, aynı zamanda kalkınmış kabul edilen ülkeleri de bu global odaklara borçlu hale getirmiştir. Bu durum, ABD ve AB ülkeleri için de böyledir. Örneğin 2006 yılı sonu itibarı ile ABD’nin toplam borcu  8.672 trilyon doları aşmış ve hızla artmaya devam etmektedir (14).

Bugün gelinen noktada görünen o ki, devletler, her geçen gün Sosyal Güvenlik harcamalarını kısmak zorundadırlar.

Kamu harcamalarını azaltmak, yatırımlarını nerede ise sıfırlamak zorundadırlar; ama diğer taraftan daha fazla, daha da fazla vergi toplamak ama bu vergiyi başta dolaylı vergiler olmak üzere sıradan halktan almak zorundadırlar. Toplanan bu vergiler, faiz ödemeleri adı altında global tefecilere aktarılırken; globalizmin dünyaya armağanı olarak kara para ve gerçek kayıt dışı off shore ülkeler karşımızda durmaktadırlar.

 

V. GLOBALLEŞMENİN FELSEFESİ

Globalleşme, her ne kadar ekonomik kaygılara dayansa da, aynı zamanda ideolojik ve politik temelleri de olan bir projedir. Soğuk savaşın bitmesinden sonra yeryüzünde “tek kutuplu bir dünya”ya gidişin yol haritası olarak karşımızda durmaktadır. Batı kültürü, dünyanın sonuna doğru dünyada “tek dünya devleti”nin olacağına, bunun da kendi inançlarına göre “dünya krallığına karşılık gelen devlet” olduğuna inanmaktadır.

’Bugün dünyadaki Evangelist–Methodist kiliseleri, özellikle de Bush döneminde tek hedefe kitlenmişlerdir. Bu hedef, Nabukednazar’ın rüyasında ortaya çıkan “5. İmparatorluk”tur. 5.imparatorluk, 1000 yıl sürecek olan tek dünya devletini ve Methodik–Evanjelik Hıristiyanlığı yeryüzünde tek egemen kültür ve tek din haline getirmeyi ifade eden bir dönemdir. (15).

Bu sömürgeci–sapkın anlayışa göre; İsrail, dünya krallığını kuracak olan Mesih’in dünyaya geliş yeri olacak ve onun kuracağı tek dünya devletinin işaretlerindendir.

Bu anlayışın sahipleri, “1947’de İsrail’in kurulmasını, İncil kehanetinin gerçekleşmesi ve bütün insanların ideal bir toplum olarak yaşama zevkine varacakları Mesihçi devrin gelişinin işareti olarak görüyorlar. ABD’ye görev yüklüyorlar; çünkü bunlara göre şu anda ABD, dünyanın en güçlü ülkesidir ve Hıristiyanlığı temsil etmektedir. Kaldı ki teolojik açıdan her Hıristiyan, İsrail’i desteklemelidir. Eğer Hıristiyanlığı temsil eden bu güç, İsrail’i koruyamazsa Tanrı nezdinde itibarını kaybeder” (16).

“Tarihin sonu” tezinin sahibi Fukuyama, insanlık evriminin son noktasının “liberal demokrasi” olduğunu ve  dünyadaki diğer toplumların başka bir ideolojik arayış içinde bulunmalarına artık gerek kalmadığını söylerken; kastettiği de, dünyada artık tek kültür ve tek devletin varlığının insanlığın geleceği
“son nokta” olduğudur.

Fukuyama, kendince, artık fikri planda herhangi bir gelişi min bu vakitten sonra olamayacağını söylemektedir; ona göre, insanlık, geleceği son  noktaya gelmiştir, dünya krallığı da bunun adıdır.

Tek egemen devlet, tek kültür ve tek inanç anlayışına giden bu sömürgeci teo–politik yaklaşım, kendi dışında olanları
iki sınıfa ayırmaktadır; ya kendisine bağımlı olunacak, ya da düşman ilan edilip parçalanacaktır.

ABD Başkanı W. Bush, 11 Eylül saldırılarının hemen sonrasında, 20 Eylül’de “Bizden değilseniz, bize karşısınız” derken; bu teo–politik inancı hatırlatarak, kutsal savaşı başlattığını ilan etmiştir. Bu projenin politik ve stratejik bir diğer adı BOP’tur.

Tek egemen kültür ve tek devlete doğru giden bu yolda, bu sömürgeci anlayışa karşı duranlarla bir mücadelenin olması kaçınılmazdır. Nitekim medeniyetler çatışmasının mimarı Huntington, birçok makalesinde buna değinmiştir:

“Soğuk savaş dönemindeki blokların yerini, kültür toplulukları almakta ve medeniyetler arasındaki fay hatları, küresel siyasetteki başlıca çatışma hatları haline gelmektedir” (17).

Hungtington’a göre; “Medeniyetlerden birini diğerinden ayıran kültürel fay kırıkları, mücadeleyi belirleyen ana çizgilerdir. Dolayısı ile farklı kültürler arasında ki çatışma, dünyada anlaşmazlıkların gelişimindeki son aşamayı tanımlar (18).

Kurulacak olan “egemen dünya devleti”ne giden yolun, gerek politik gerekse ekonomik yapı taşlarını ören globalleşme sürecinin önündeki en önemli engel, bağımsız ulus devletlerdir. Özelde ise hedef Türkiye’dir. Çünkü egemen kültürün, kendisine “deccal” adını vererek hedef olarak belirlediği, yer altı ve yerüstü kaynakları ile ismi altın ülkeye çıkan devlet Türkiye’dir.

Amerika’da yayınlanan New Perspectives Quartely (NPQ) Dergisi, “Bundan sonraki dünya düzeninin en önemli yapı taşları, silahlı uluslar yerine, global ölçekli şirketlere ev sahipliği yapan, teknolojik olarak gelişmiş şehir devletleri olacaktır” tespitinde bulunmaktadır (19).

Güçlü bir devlet yapılanmasının, devletlerarası ilişkilerde ki öneminden yola çıkarak Milli Devletin yok edilmesini amaçlayan Yeni Dünya düzeni, savaşla ele geçirilemeyen toprakları, globalizmin kuralları ile masa başında kazanmaktadır.

Bu bağlamda “dinlerarası diyalog” ile kimliğini ve değerlerini yitiren milletlerin, her türlü psikolojik etkiye ve işgale karşı “dirençsiz”leşmesi de etkilidir.

Proje, yukarıda ifade ettiğimiz felsefi ve ideolojik temellerle desteklenen globalizm ile, “hedef devletlerin sahip olduğu zenginliklerin ve gelirler”in, gelişmiş ülkelerde konumlanmış olan global sermaye sahipleri tarafından ele geçirilmesidir. Bu zenginlikleri yer altı zenginlikleri, enerji kaynakları, yer üstü kaynakları, vergi gelirleri ve halkın top yekun emeği olarak ifade edebiliriz. Bütün bunların ele geçirilmesinde global sermaye sahiplerinin karşısında duran tek engel, güçlü ve bağımsız devletlerdir. Bu nedenle, globalleşme ile birlikte “ortak değerler” adı altında bir sürü kural vekaideler, gelişmekte olan ülkelere “mutlak doğru”yumuşçasına dayatılmaktadır. Bütün bunların hayata geçirilmesi ile va
rılacak nokta, sahip olduğu bütün kaynakları ve gelirleri global tefecilere kaptırmış ve dilenci konumuna itilmiş, kendisine devlet bile denemeyecek güçsüz ve zayıf  topluluklar olacaktır.

Devletleri esir ve dilenci konumuna getiren globalizmi daha iyi anlamak için, bu anlayışın üzerine oturduğu sömürgecilik temellerine de kısaca değinelim.

15– Aytunç Altındal, Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri, s. 136
16– Bkz. Grace Hallsell, Tanrıyı Kıyamete Zorlamak, s. 114
17– Samuel Hungtinton, Medeniyetler Çatışması ve Yeni Dünya Düzeni’nin Yeniden Kurulması
18– S. Hungtinton, age.
19– Bkz. NPQ, cilt 2, sayı 5

VI. SÖMÜRGECİLİK

Gelişmiş ülkelerin, yani bugünün küreselleşme taraftarlarının, azgelişmiş ülkeler üzerindeki baskıları ve içişlerine müdahale ederek bu ülkelerin kaynaklarına sahip olma gayretleri, yukarıda ifade ettiğimiz gibi sömürgecilik dönemine kadar uzanmaktadır.

Köleleştirme hareketleri eski Yunan’dan beri var olan bir uygulama idi. Zencilerin “köle” olarak kullanılması ise ilk defa, Roma İmparatorluğu’nda görülmüştür.

İnsan gücünün sömürülmesi o kadar yaygınlaşmıştı ki, 10. yüzyıldan itibaren milyonlarca zenci, Afrika’dan Akdeniz sahillerine ve hatta Hint Okyanusuna kadar uzanan geniş coğrafyadan toplanıp getirilerek köle olarak kullanılmakta idi.

15. yüzyılda Amerika’nın keşfi, insan katliamının ve sömürgeciliğin adeta dönüm noktası olmuştur.

“Kristof Kolomb, sonradan Amerika adını alacak kıtaya ayak bastığı zaman burada çok yüksek bir uygarlık seviyesine erişmiş medeniyetler vardı. Şimdiki Meksika’da, Orta Amerika ve Antiller’de, Ant dağlarının kuzey ve orta kesimlerinde yaşayan halklar, Avrupalı işgalciler tarafından yok edilmeye başlandı... Meksika’nın yüksek yaylalarında Toltek ve Aztek, Antiller’de Karaip, şimdi Kolombiya olarak anılan topraklarda Chibeha, Peru ve Bolivya adalarında da İnka uygarlıkları kurulmuştu.

… Amerika’nın işgali, Haçlı seferlerinin bir devamı niteliğindeydi. Sadece sınırlar değişmişti. 718 yılında İspanya kilisesinin Araplara karşı başlattığı din ve ırk savaşı, bundan sonra And dağlarında Dizarre, Meksika’da Cortes gibi vahşiler tarafından İnka ve Aztek imparatorluklarını yerle bir edinceye kadar hiç durmadan sürüp gidecekti. İspanya’da geriye nasıl yalnızca Gırnata’nın El– Hamra’sı bırakıldıysa; keşfedilen Amerika kıtasında da Machupıcchu harabelerinden başka geride yapı kalmamıştı…

… Kolomb, tanrıya çok bağlıydı; ama altına, daha çok bağlıydı. Adamlarıyla birlikte Hispaniola adasının dört bir yanına haçlar diktiler. Ama aynı zamanda sayısız darağaçları da kurdular” (20).

Psikopos Bartolome de Las Casas, “Hint Adaları Halkının Yok Edilmesi” isimli eserinde, İspanyolların yaptıkları zulüm ve katliamları şu dehşetli ayrıntılarıyla anlatmaktadır: 

“Eminiz ki İspanyollar, zulüm ve kötülükle akıllı insanlarla dolu toprakları, insanlarından kopardılar, yerle bir ettiler. Böylece kıta, bugünkü terk edilmiş halini aldı. 40 yıl boyunca kadın– erkek, çoluk–çocuk 12 milyondan fazla insan, Hıristiyanların iğrenç eylemleri ve zorbalıkları yüzünden öldü. Bu rakam kesin ve gerçektir...” (21).

“ ... Amerika kıtasını işgal eden İspanyolları, Portekizliler ve Fransızlar takip etmiş, ancak Amerika yerlilerinin kaderi hiç değişmemiştir. İncil’in kutsal öğretisini yaymak için çıkılan bu yolculukta sadece zulüm, yağma ve katliam yapılmıştır.

… 1503’den başlayarak Portekizliler Brezilya topraklarına aktılar. 1553’de Fransızlar Kanada kıyılarını işgal ettiler. Aynı yıllarda İngilizler de, bugünkü ABD topraklarının bulunduğu bölgeye çıkartma yaptılar. Hollandalılar, Manhattan adasına geldiklerinde, Peter Minvit burayı 60 Gulden tutarında olta ve incik boncuk karşılığında satın aldı; ama aynı zamanda Kızılderilileri orada kalmaya ve değerli hayvan postlarını böylesi değersiz süs eşyalarıyla değiş–tokuşa devam etmeye teşvik etti.

… Kolomb ve onu takip eden İngiliz kolonicilerinin işgalinin üzerinden 200 yıl geçtikten sonra Kolomb’u dostça karşılayan Taino yerlileri tamamen ortadan kaldırılmışlardı. Onların ilkel tarım ve el sanatları kültürleri de ortadan kaldırılmış, yerine kölelerin çalıştığı geniş pamuk çiftlikleri kurulmuştu” (22).

“Papa 2. Jean Paul 29 Haziran 1990 tarihinde, Yeni dünyanın İsa’nın öğretisine kavuşmasının 5. yüzyılı münasebetiyle, Latin Amerika dindarlarına Papalık Mektubu adlı bir beyanname yayınlamıştır. Bu metinde 1492 yılı, bir kıtanın soykırımı ile başlayan, Avrupa’nın ilk büyük sömürgeleştirme teşebbüsünün yıldönümü olarak geçmez. Zorla çalıştırılarak ya da salgın hastalıklardan ölen yerlilerden bahsedilmez. Yerli kültür ve manevi değerler hiçe sayılır. Başpiskopos Diego de Landa’nın, Maya kültürünün bütün yazılı eserlerini ve kutsal kitaplarını odun kümeleri üzerinde tutuşturarak yakması ve bu kültürün sa nat eserlerini paramparça etmesi hatırlanmaz” (23).

“...20 yüzyılın başlarında, artık Kızılderililer yüksek medeniyetleri ve kültürleri ile birlikte yok edilmişlerdi.

ABD’nin bugün Kızılderililerin köklü değişimlerini sağlayabilmek için kullandığı özel yöntemleri vardı. Önce Kızılderilileri Hıristiyanlaştırabilmek için okullar açılmıştı.

1500’lerin başından itibaren başta Virginia olmak üzere, yerlileri Amerikanlaştırmak için birçok okul kuruldu.

Güney Meto Grosso eyaletinde bulunan oldukça geniş rezervlere sahip maden yatakları, Kızılderili avcısı bir çete tarafından işletilmektedir. 1963’den beri bu çete tarafından devam ettirilen katliamlar, Brezilyalılarca ancak son yıllarda duyulmuştur. Burada bulunan bazı köylerin tüm halkı, makineli tüfeklerle taranarak katledilmiştir... 1968 yılında yapılan meşhur duruşma ile, bu hizmet grubunun bozulduğu, dünya kamuoyuna açıklanmıştır. Kızılderilileri yok etmek için dinamit ve makineli tüfek kullanıldığı gibi, Kızılderililerin dayanamadığı çiçek hastalığına yakalanmış kişilerin mikroplu elbiseleri onlara giydirilmişti.

25 Ağustos 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki bir haber şöyledir: 

Brezilya’da altın madencilerinin 73 yerliyi öldürmeleri üzerine Devlet Başkanı Franco, Ulusal Savunma Konseyini acil önlem için toplantıya çağırdı. Ordudan katillerin bulunması için  yardım istendi.

Ağustos ayının 15’inde altın arayan madencilerin Venezuela sınırı yakınlarında Yanomami bölgesinde gerçekleştirdikleri toplu kıyımda ölenlerin sayısı büyük güçlükle belirlenebildi... Öldürülen 73 kişinin arasında 34 çocuk ve iki hamile kadının olduğu da belirtiliyor. Brezilyalı madenciler, aralarında bazılarının kayırılmasına kızarak  misilleme yapıyor ve bölgedeki yerlilerin hemen hemen tümünün kökünü kazıyor” (24).

Bugüne dönersek, modern sömürü yöntemi olarak ifade edilebilecek küreselleşme söylemlerinde en sık tekrarlanan ifade yukarıda belirttiğimiz gibi “ulusal çıkar” kavramının artık bir anlam taşımadığıdır. Dünyanın küresel bir köye dönüştüğünden bahsedenler, ulusal çıkarların arkasından gidenleri çağın gerisinde kalmakla suçlamaktadırlar. Ulusal çıkarları savunmak, ulusal sanayii desteklemek vs. projeler, tutuculuk olarak  adlandırılmakta; bu görüşleri savunanlar, çağdışı olmakla itham edilmektedirler.

Küreselleşme taraftarı gelişmiş kabul edilen devletlere baktığımızda ise onlar için durum tam tersinedir: Sınırların kalktığını ve devletlerin ulus anlayışını yitirmesini tavsiye eden bu ülkeler, kendi değerlerini ve sınırları içindeki kültür yapısını korumaya içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda daha da özen göstermektedirler. 

Çünkü, yeni dünyanın bu sömürü düzeninde, az gelişmiş ve gelişmekte olan devletlerin kaynaklarının kullanılması ve milletlerin kimliğinin yok edilmesi globalizmin esas gayesidir. 

Bu bağlamda AB, NATO, IMF vb. kuruluşlar, küreselleşmenin ortaya çıkardığı ve devletleri bir şekilde diğerine bağımlı hale getiren, egemenliği kısıtlayan, Milli Devlet fikrine gölge düşüren kuruluşlardır. AB üyeliğini kabul etmek suretiyle egemenliğin devri, çağımızdaki en önemli örneklerinden biridir. Bayrağını, para birimini, milli marşını değiştirmesi gereken üye ülke; kendi karar mekanizmalarını devre dışı bırakarak AB karar organlarının alacağı kararları ülkesinde aynen hayata geçirmek zorundadır.

NATO da, ulusal egemenliğin paylaşılmasına askeri bir örnek olarak verilebilir.

NATO komutanları, çok uluslu birlikleri komuta etmektedir. En büyük müttefiki olan ABD’nin birçok konuda diğer üye devletler üzerinde baskın söz sahibi olması da bilinen bir hakikattir.

Bu manada NATO bağımsız bir teşkilattan ziyade ABD istekleri doğrultusunda hareket eden askeri bir teşkilattır.

Egemenliğin “uluslar üstü kuruluş”lara devri, devletlerin kendi iradeleri ile gerçekleşmektedir. Böylece globalizm, devletleri ve milletleri kendi iradeleri ile “modern köleler” haline getirmektedir. Uluslararası arenada hukuk sahasında da egemenliğin devri söz konusudur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) zorunlu yargı yetkisini kabul eden ülkeler, alınan kararlara uymak zorundadır.

IMF’nin kendisiyle anlaşma yapan devletlerle yaptığı mutabakat, devletler için, “borç para almak” değil, “egemenliklerinin devri” demektir. IMF’nin borç para karşılığı sadece Türkiye’den istediği siyasi tavizler bile bunun ispatıdır.

Bugün gelişmiş ülkelerden hiçbirisi, Milli Devlet olmanın özelliklerinden vazgeçmemekte, ulusal çıkarlarını globalizmin şartları içinde dahi muhafaza etmeye çalışmaktadırlar.

En büyük küreselleşme taraftarı ABD, bunun en açık örneğidir. Nitekim “12 Temmuz 2000 tarihinde ABD’de yayınlanan bir raporda, Birleşik Devletlerin ulusal çıkarları 4 kategoriye ayrılıyordu. Hayati çıkarlar, çok önemli çıkarlar, önemli çıkarlar ve ikinci derecede önemli çıkarlar.

Hayati çıkarlar 5 maddede düzenlenmişti:

1– ABD’ye veya yurtdışındaki ABD kuvvetlerine karşı nükleer, biyolojik ve kimyasal tehditleri önlemek,

2– Müttefik ülkelerin varlığını korumak ve ABD ile işbirliğini sağlamak,

3– ABD’nin sınırlarında güçlü hasım ülkelerin veya çökmekte olan devletlerin ortaya çıkmasını engellemek,

4– Uluslararası ticaret, mali piyasalar ve çevresel konularda dünya çapındaki sistemlerin varlığını ve istikrarını korumak,


5– ABD’nin stratejik hasmı olması muhtemel olan Çin ve Rusya gibi ülkelerle ABD’nin ulusal çıkarlarına uygun biçim de verimli işbirliğini sağlamak” (25).

11 Eylül 2001 tarihinden itibaren güçlenen Amerikan milliyetçiliği, her ne pahasına olursa olsun ABD’nin “süper güç” vasfını korumayı amaçlamaktadır. Yukarıdaki hayati konulara dahil olmasa da, bugün kendi güvenliğini gerekçe göstererek Afganistan’da, Irak’ta milyonlarca masumu katleden Birleşik Devletlerin, bölgedeki enerji kaynaklarının kontrolünü eline geçirmesi de küreselleşmenin bir neticesidir.

Terör saldırılarının ardından artık dış politika, iç politikanın bir uzantısı gibi görünmekte ve kongreden çıkan kararlara diğer ülkelerin de riayet etmesi istenmektedir. Fransa’nın Dışişleri eski bakanlarından Hubert Vedrine, 1999 yılında yaptı ğı bir konuşmada ABD için şunları söylemişti: 

“ABD 20. yüzyıldaki süper güç statüsünün de üzerine çıktı. ABD’nin  bugünkü üstünlüğü askeri alanın yanı sıra, ekonomiyi, mali konuları, insanların yaşam biçimine yön verme yi, İngilizce diline etkinlik kazandırmayı ve dünyayı istila eden ve kitlelere hitap eden kültür ürünlerinin üretimini de kapsıyor” (26).

Sosyal Devlet/Milli Devlet modelinde “ulus devlet” anlayışı korunmaktadır. Bundaki amaç ise, Yeni Dünya düzeninde sömürünün adı olan Globalizmin, milletleri ve devletleri ezmesini engellemektir. Milletin kaynaklarını ve kimliğini koruyarak, devletlerin uluslararası alanda varlığını devam ettirmesine katkıda bulunmaktır. Milli Devlet anlayışı hiçbir zaman dünya  ile kurulacak ilişkilere karşı değildir. Devletlerin aralarında, uluslararası hukuk kuralları ve mütekabiliyet esası çerçevesinde, kendi değerlerini muhafaza ederek teknolojik konularda işbirliği yapması, iktisadi ve siyasi ilişkiler kurup da yanışma içerisinde olması elbette desteklenmektedir.

Karşılıklı menfaat dengesine göre belirlenen devletlerarası hukukta da Milli Devletin korunması mutlaktır. Ancak bu sayede, milletlerin varlığından ve imkanlarından milletin kendisinin istifadesinden bahsedilebilir.

Milli bir siyasetin izlenmesinin gerekliliği, M. Kemal Atatürk’ün üzerinde son derece önemle durduğu bir konudur. Nitekim “Bizim kendisinde açıklık ve uygulama imkanı bulduğumuz ilke milli siyasettir... 

Milletimizin güçlü, mutlu ve istikrarlı yaşayabilmesi için devletin bütünüyle milli bir siyaset izlemesi, bu siyasetin iç teşkilatımıza tam olarak uyması ve ona dayanması gerekir. Milli siyaset dediğim zaman kastettiğim anlam ve öz  şudur: Milli sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanmakla varlığımızı koruyarak, millet ve memleketin gerçek saadet ve refahına çalışmak…” demektedir (27).

Bütün dünyanın kaynaklarını ve gelirlerini azdan da azmutlu bir azınlığa aktarmayı amaçlayan globalleşme, liberal–kapitalist ekonomi modellerinin, yeryüzündeki kaynakları sınırlı görmesinden dolayı “bu sınırlı kaynakların herkese yetmeyeceği” kaygısının politik ürünüdür. Bu açıdan bakıldığında hem kapitalist modeller, hem de onun politik projesi olan globalleşme insanoğlunun ihtiyaçlarının ürünü değildir. Aksine mutlu bir azınlığın ihtiraslarının ürünüdür.

20– Bkz. Prof. Dr. Haydar Baş, Dini ve Milli Bütünlüğümüze Yönelik Tehditler, sy.15–17
21– Bkz. Prof. Dr. Haydar Baş, age., s. 17
22– Bkz. Prof. Dr. Haydar Baş, age., s. 18–20
23– Roger Garaudy, Yaşayanlara Çağrı, sy. 53
24– Prof. Dr. Haydar Baş, Dini ve Milli Bütünlüğümüze Yönelik Tehditler, sy.21–23
25– Bkz. Onur Öymen, Küreselleşme Çağında Ulus Devleti Korumak, sy.209–210
26– Bkz. O. Öymen, age., s. 216
27– M. Kemal Atatürk, Nutuk, s. 299

D) SOSYAL DEVLET / MİLLİ DEVLET TEHDİT ALTINDA

Globalleşme sürecinde ülkelerin kaynaklarını, gelirlerini ve nihayet top yekun topraklarını ele geçirmek isteyen odaklar, ABD’nin küresel imparatorluk hayalleri ile ortak hareket etmektedirler. Bu bağlamda ülkeleri teslim almakta kullanılan değişik metotlar vardır. Bunları, sırası ile:

– Borçlandırma yöntemi,
– Finanssal krizler yöntemi,
– Sivil toplum kuruluşlarını fonlama ve sözde demokrasi projeleri hayata geçirme,
– Haksız askeri müdahaleler

olarak ifade edebiliriz. Bu yöntemleri, tek tek örnekleri ile birlikte incelemek, globalleşme sürecinde devletler üzerinde oynanan oyunları dahi iyi görmemizi sağlayacaktır.

I. BORÇLANDIRMA YÖNTEMİ

Devletlere yatırım ve kamu harcamalarını uzun vadeli, faizli krediler ile yapmalarını tavsiye eden global sermaye sahipleri ve kalkınmış kabul edilen ülkeler, başta Dünya Bankası kanalı ile olmak üzere özel finans kuruluşlarından krediler sağlayarak ülkeleri borç sarmalının içine itmektedirler.

Kalkınma hayalleri ile baraj, köprü, yol vb. yatırımlarını yapan ülkeler, zaman içerisinde kendilerini “içinden çıkılmaz bir borç batağı”nda bulmaktadırlar. Kalkınmış kabul edilen ülkelerden borç alan bu devletler, zaman içerisinde borç aldıkları odakların “siyasi olarak esir”i haline gelmektedirler.

İlk kademede kamu harcamalarını arttırmayı teşvik edenler, kamu ihalelerinde yapılan yolsuzluklarla devletlerin daha fazla borçlanmalarına destek olmaktadırlar. Devletler, içine düştükleri bu borç sarmalından kurtulamaz noktaya gelince; devreye IMF girmektedir. IMF tarafından dayatılan reformlar ve yeniden yapılandırmalarla, ülkelerin her türlü gelirleri, madenleri, yerüstü kaynakları, kamu işletmeleri, yapılan baskılarla global firmalara aktarılırken, siyasi olarak da ABD kontrolünde iç ve dış politika
izleyen bağımlı devletler ortaya çıkmaktadır. Dışarıdan alınan borç para ile kalkınma yolunu seçen ülkelerin 2006 yılı itibari ile toplam dış borçları, 3.150,6 trilyon dolar seviyesine çıkmıştır.

2007 yılında bu rakamın 3.352 trilyon dolar olması beklenmektedir; bu borcun  nerede ise % 75 ‘i özel finans çevrelerinden alınan borçlardır (28).

Kaldı ki, kalkınmakta olan ülkelerin global sermaye sahiplerine olan borcunun ağırlıklı kısmı iç borç şeklindedir. Dış borç rakamlarına, ondan daha fazla olan iç borç rakamları eklendiğinde; nerede ise 10 trilyon dolara varan bir borç batağının içine itilen kalkınmakta olan ülkelerin, hem ekonomi hem de siyaset bağlamında artık vesayet altında olduğu görülecektir.

Borçlandırma yöntemi ile ülkelerin nasıl teslim alındığı ile ilgili güncel örnekler, yaşanılanları çok daha net ortaya koymaktadır.

a– OSMANLI İMPARATORLUĞU

İlk defa 1854 yılında Kırım Savaşı esnasında İngiltere ve Fransa’dan  3 milyon sterlin alarak borçlanma sarmalının içine itilen Osmanlı’nın eline, sadece 2.018  milyon sterlin geçmiştir.1870 yılında çıkartılan tahviller nominal değerinin ancak üçte birine alıcı bulabiliyordu; yani Osmanlı, ödediği her 100 lira için sadece 33 lira para alabiliyordu.

1859 yılında ilk borç alınmasının 5 yıl sonrasında İngiliz ve Fransız üyelerin de katılımı ile Islahat–ı Maliye Komisyonu kuruldu. Bu komisyon, günümüzde olduğu gibi kamu harca malarını kısma ve vergileri arttırma üzerine yoğunlaşmıştı.

1863 yılında Osmanlı Bankası kuruldu. Osmanlının Merkez Bankası olarak işlev görecek bankanın yetkileri içerisinde banknot basma yetkisi de bulunuyordu. İsmi Osmanlı olan bankanın sahipleri ise elbette borç veren iki ülke, yani Fransa ve İngiltere idi.

1881 yılında Osmanlı, borçlarını ödeyemeyince Düyûn–u Umumiye Teşkilatı kurularak, Osmanlı’nın damga, balık, tütün, tuz, Kıbrıs gümrük vergileri gibi birçok vergisine el konuldu. Düyûn–u Umumiye, I. Dünya savaşına gelindiğinde 5000 çalışanı ile dünyanın en büyük tahsilat kurumu olarak vazifesini ifa etmekteydi.

Osmanlı’nın, borç alması ile sadece vergilerine el konulmadı; borç veren sömürgeci güçler, Osmanlı’nın bütün idare sine karışmakta, onun parçalanmasına zemin hazırlayan yasaları tek tek ona aldırmakta idiler.

İlk borç alındıktan 2 yıl sonra Ali Paşa hükümeti döneminde, İngiliz ve Fransızlarla beraber hazırlanan 1856 Islahat Fermanı maddeleri, yakından incelendiğinde, günümüzün AB İlerleme raporları ve IMF talimatları ile olan benzerliği dikkatleri çekecektir.

Bu fermana göre;

– Yabancılar mülk edinme  hakkı ediniyor,

–  Azınlık okullarının açılmasına ruhsat çıkıyor,

– Patrikhanede alınan karaların Babıali tarafından onaylanması sağlanıyor,

– Azınlıklar için farklı mahkemeler oluşturuluyordu.

Azınlıklara verilen her türlü imtiyazla birlikte çok kısa süre içerisinde Osmanlı ekonomisi azınlıkların kontrolüne geçmiştir. Genelde Osmanlı’nın yer altı kaynaklarının talan edilmeside 1854 yılında alınan ilk borçla birlikte başlamıştır. 1856 yılında yapımına başlanılan Aydın demiryolu projesi ile, demiryolunun 45 kilometre çevresinde bulunan bütün madenlerin işletim hakkı, çok cüzi ücretlerle İngiliz firmalarına devredilmiştir. Birçok ecnebi madan şirketi Osmanlı topraklarına üşüşmüşlerdir:

a– Abotts Emmry Mınes Ltd

b– Edward Hadkinson Maden Şirketi

c– P.G. Barf Ve Şükerası Altın Şirketi

d– Peterson Ve Şükrası Krom Madeni

e– Edward Hadkinson Gümüş Madeni

f– Mr. Wılson Demir Madeni

g– J.Whittal Civa Madeni

h– Alfred Charnaud Mermer Ocağı

i– Whıttal Ve Şükerası Kalemin Ve Krom Madeni

j– Issıgonis Demir İşletmesi

k– Rıo Tınto Bor Madenleri (29).

1882 yılından 1922 yılına kadar sadece krom ile ilgili 35 adet imtiyaz verilmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir; Jon Peterson, Chalton Venil, Dimitraki Meziki vb. (30).

Yine Bağdat demiryolu projesinin yapımını üstlenen Bağdat Demiryolu Şirketine, demiryolunun etrafında 20 kilometrelik hat içerisindeki madenlerin imtiyaz hakkı verilmiştir (31).

Bu örnekler çoğaltabilir; ancak temel gerçek olan şu: Osmanlı’nın yıkılışı savaşlar ile değil, alınan borçlar ve akabinde verilen imtiyazlarla sağlanmıştır.

I. Dünya savaşından sonra Anadolu’yu işgal eden devletler, alacaklarını gerekçe göstermişlerdir. Dünün birçok sömürgeci devletinin yerini, bugün dünya krallığı hayali ile bütün dünyayı kana bulayan ABD almıştır. Hızla global bir köye dönüşen dünyamızda, küresel bir imparatorluk peşinde olan ABD, devletleri ele geçirme yolu olarak bugün uluslararası şirketleri kullanmaktadır. Ekonomik olarak kendine bağımlı hale getirdiği ülkelerden, verdiği borçların karşılığında para değil, “yeraltı kaynaklarının kullanım hakkı, topraklarının ABD üssü haline getirilmesi vs…” gibi siyasi talepler istemektedir.

Şirketler aracılığıyla bu taleplere boyun eğmeyen ülkeleri ise, ikinci adımda CIA destekli krizler, darbeler veya devlet başkanlarının kazalarda ölümü beklemektedir. Yine de istenilen netice alınamazsa, artık “işgal” ederek, ülkelerin kaynaklarının zorla ele geçirilmesi söz konusudur.  

Bu konuda, John Perkins’in “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” isimli kitabında çarpıcı açıklamalara yer verilmektedir. John Perkins, kendi ifadesiyle “yanıltan özgeçmişi”ne göre,  “MAİN adlı firmada enerji ve çevre sistemleri bölümünde, ekonomi departmanı müdürü olarak  Asya, Latin Amerika ve Ortadoğu’da önemli projelerin sorumluluğunu üstlenmiştir.

Bu çalışmaları arasında kalkınma planlaması, ekonomik tahminler, enerji talep tahminleri, pazarlama çalışmaları, çevresel ve ekonomik etki çalışmaları, yatırım planlaması gibi ko
nular vardır.”

“Çoğu ABD vatandaşları gibi, MAİN çalışanlarının çoğunluğu da elektrik santralleri, otoyollar ve limanlar yaparak, bizim bu ülkelere aslında iyilik yaptığımızı zannediyorlardı... ” (32).

“Ekonomik tetikçiler (ET’ler), yerküre üzerindeki ülkeleri trilyonlarca dolar dolandıran yüksek ücretli profesyonellerdir.

Dünya Bankası, ABD uluslararası kalkınma ajansı (USAID) ve diğer yabancı yardım kuruluşlarından büyük şirketlerin kasalarına ve gezegenimizin doğal kaynaklarını kontrol eden bir kaç varlıklı ailenin ceplerine para aktarmaktadırlar.

Kullandıkları araçlar arasında sahte finanssal raporlar, hileli seçimler, rüşvet, zorbalık, cinayet bulunmaktadır. Oynadıkları oyun, imparatorluklar kadar eski olmasına rağmen,  günümüzdeki küreselleşme sürecinde yeni ve korkutucu bir boyuta ulaşmıştır. Nereden mi biliyorum, ben bir
ET’im…” (33).

“... Bana işimin iki temel amacının olduğu söylendi. Birincisi, devasa inşaat ve mühendislik projeleri aracılığı ile parayı MAİN ve diğer Amerikan şirketlerine geri döndürecek büyük uluslararası kredileri haklı gösterecektim. İkincisi, bu kredileri alan ülkeleri iflas ettirmek için uğraşacak, böylece alacaklılarına sonsuza kadar borçlu kalıp, askeri üsler, diğer doğal kaynaklara erişim gibi yardıma ihtiyacımız olduğunda kolay birer hedef olmalarını sağlayacaktım” (34).

“Biz ET’lerin en iyi yaptıkları şeylerden biridir bu: Küresel bir imparatorluk kurmak… Diğer milletleri, en büyük şirketlerimizi, hükümetimizi ve bankalarımızı yöneten şirketokrasiye boyun eğmeye zorlayan koşulları yaratmak için uluslararası finans kuruluşlarını kullanan seçkin bir grubuz biz. Mafyadaki karşıtlarımız gibi biz de iyilik yaparız. Bunlar genellikle alt yapı–elektrik santralleri, otoyollar, limanlar, havaalanları, sanayi siteleri– yatırımları için verilen borçlardır.

Bu tip borçların bir şartı da tüm bu projelerin kendi ülkemizin mühendislik ve inşaat firmaları tarafından gerçekleştirilmesidir. İşin aslı, paranın çoğu ABD topraklarını terk etmez bile; sadece Washington’daki banka ofislerinden New York, Huston veya San Fransisco’daki mühendislik ofislerine aktarılır. Paranın bu şekilde, şirketokrasi üyesi olan işletmelere nerede ise anında geri gelmesine rağmen; borçlu ülke, hem ana parayı hem de faizini son kuruşuna kadar ödemek zorundadır. Eğer bir ET gerçekten başarılı ise, verilen borç miktarı o kadar fazla olur ki, borçlu ülke birkaç sene sonra ödemelerini yapamaz hale gelir.

İşte o zaman da biz, mafya gibi diyetimizi isteriz. Bu da genellikle şunlardan biri veya birkaçını içerir:

– Birleşmiş Milletler’de vereceği oyun kontrolü,

– Topraklarında askeri üslerin kurulması,

– Petrol Yasası, Panama kanalı gibi değerli kaynaklara erişim.

Bu arada borç yükümlülüğü tabii ki devam etmektedir. Ve küresel imparatorluğumuza bir ülke daha eklenir.

… Üçüncü dünyanın borcu 2,5 trilyon dolara yükselirken; bu borcun faizi –2004 yılı itibariyle senede 375 milyar dolar–, tüm üçüncü dünyanın sağlık ve eğitim harcamalarını ve gelişmekte olan ülkelerin yıllık aldıkları dış yardımın 20 katını aştı” (35).

“Bu modern imparatorluk yaratma işinde ustalık ve kurnazlık, Romalı kumandanları, İspanyol istilacıları ve 18. ve 19. yüzyıl Avrupalı sömürgeci güçleri utandıracak düzeydedir. Biz ET’ler, proje mahallerini gezer, yoksul köyleri dolaşırız. Fedakarlık taslar, yaptığımız o harika hayırsever işlerden yerel gazetelere söz ederiz. Hükümet komisyonlarının konferans masalarını   hesap çizelgeleri ve finansal tahminlerimiz ile donatırız... hep kayıt altında ve ortadayızdır. Daha doğrusu kendimizi öyle gösterir ve öyle kabul görürüz. Sistem böyle çalışır. Gerekirse yasadışı yollara da başvururuz. Çünkü sistemin kendisi  kandırma ve hile üzerine  kurulmuştur ve sistem tanım olarak yasaldır” (36).

b– ENDONEZYA

1967 yılında The Time–Life adlı şirketin önderliğinde Cenova’da  Endonezya’nın dünyanın en büyük çokuluslu şirketlerince nasıl kalkındırılacağı (!) konusunda bir konferans yapıldı. Sözde kalkındırılacak olan Endonezya masaya yatırılmış ve zengin yer altı kaynakları, ormanları, finans kuruluşları, sigara üretim şirketleri… teker teker parsellenmişti. Gelişmiş dünyanın semirmiş şirketleri, masaya yatırılmış Endonezya’nın üzerine üşüşmüşlerdi....

Kimler yoktu ki; Rockefellerlar, Rotschıldlar ve onların petrol şirketleri, İngiliz Kraliyet Ailesi karteline ait şirketler, General Motors, British American Tobacco, US Steel, Freeport Mc Moran, Alcoa, Inco, BHP Billiton, Rio Tinto ve daha niceleri.....

Ülkesini çokuluslu şirketlere pazarlayan Suharto Endonezya’ya döner dönmez, yabancı yatırımı düzenleyen bir kanun çıkartmıştı. Bu yasa, tıpkı ülkemizde geçirilmeye çalışılan Maden Yasasında Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı ve Geri Kalmış İllerde İstihdam Yaratılması ve Yatırımların Teşvik Edilmesi Hakkındaki Kanun Teklifi’nde olduğu gibi 5 yıl vergi muafiyeti sağlıyordu.

Freeport şirketi, Batı Papua’nın bakır madenlerini ele geçirdi. Alcoa Endonezya’nın tüm boksit rezervlerine el koydu. Inco adlı şirket nikel madenlerine, BHP Billiton, Rio Tinto Plc, BP Amoco Endonezya’nın kömür kaynaklarına el koymuştu…

Beş yıl vergi muafiyetinden faydalanan çokuluslu madencilik şirketleri Endonezya’nın yer altı kaynaklarını muafiyet süresi dolmadan talan ettiler. Hiper Marketler, enerji, bankacılık ve finans sektörleri tamamen finans kapitalin eline geçmişti. Ancak Endonezya’da istihdam artmadı, yaratılan gelir yurt dışına çıkarıldı. Servet el değiştirdi, doğal kaynaklar tamamen çokuluslu madencilik kartellerinin kontrolünde ve mülkiyetindeydi.

Kişi başı gelir asla 1.000 Dolar’ın üstüne çıkamadı. Nitekim 2001 yılında kişi başı gelir, 688 Dolardı (37).

“Birleşik Devletlerin dış politikasının dayanağı, Suharto’nun (Endonezya’nın o dönemdeki Devlet Başkanı) Washington’a İran Şahı’nın ettiği biçimde hizmet edeceği idi.... Ve Endonez ya’da petrol vardı. Rezervlerinin miktarı veya kalitesi hakkında kimsenin bir fikri yoktu, ama petrol şirketinin sismologları olasılıklar hakkında çok ümitliydiler” (38). 

Endonezya’nın ABD’nin istediği noktaya gelebilmesi için MAİN şirketi, Perkins’i, bir ekiple beraber altyapı çalışmalarını hazırlaması için Endonezya’ya göndermişti.

“Endonezya hükümeti, Asya Kalkınma Bankası ve USAID ile olan kontratlarımız, ekipten birinin, nazım planın kapsadığı alandaki tüm yerleşim birimlerini ziyaret etmesi gerekiyordu... Yapılan çalışmalardan sonra hazırlanan rapora göre; elektrik talebindeki artış yeni sistemin tamamlanmasından sonra 12 yıl boyunca yılda ortalama % 19 olacak, sonraki 8 yıl boyunca %17’ye düşecek ve 25 yıllık tahmin süresinin geri kalanında da sabit  % 15 olacaktı” (39).

Bu varsayımın geçerliliği konusunda yetkilileri ikna ederek projenin hayata geçirilmesini sağladı.

c– EKVATOR

“Bugün ET örgütlü bir konsorsiyum tarafından 1,3 milyar dolara inşa edilen 450 kilometrekarelik yeni bir boru hattı sayesinde Ekvator, ABD’ye petrol ihraç eden ilk on ülke arasına girmeyi hedefliyor. Bu arada, yağmur ormanlarından büyük bölümü tahrip edilmiş, makavlar ve jaguarlar neredeyse yok edilmiş, üç yerel Ekvator kültürü yok olmanın eşiğine getirilmiş ve billur gibi nehirler birer pislik yuvasına dönüştürülmüştür.

... ET’ler yüzünden Ekvator bugün, biz onu modern bankacılık, mühendislik ve ekonomik yöntemler gibi mucizeler ile tanıştırmadan öncesine kıyasla çok daha kötü bir durumda.

1970’den beri petrol patlaması olarak bilinen bu dönemde, resmi yoksulluk oranı % 50’den %70’e ve işsizlik %15’den %70’e çıkarken, kamu borcu da 240 milyon dolardan 16 milyar dolara yükseldi. Aynı zaman diliminde milli kaynaklardan nüfusun en yoksul kesimlerine ayrılan pay da % 20’den % 6’ya düştü” (40).

“ET projelerinden dolayı dış borç içinde yüzen Ekvator, milli bütçesinden haddinden fazla bir payı, resmen yoksulluk sınırının altında olarak tanımladığı milyonlarca vatandaşına yardım etmek için kullanmak yerine, bu borcu ödemeye ayırmak zorundadır. Bu borç yükünden kurtulmak için Ekvator’un tek şansı yağmur ormanlarını petrol şirketlerine satmaktır.

Aslında ET’lerin daha en başta gözlerini Ekvator’a dikmelerinin nedenlerinden birisi de Amazon bölgesinin altında Ortadoğu’daki petrol sahalarına rakip olabilecek büyüklükte olduğuna inanılan petrol denizinin varlığı idi. Küresel imparatorluk, diyetini petrol imtiyazları olarak talep etmektedir.

... Ekvator, ET’lerin ekonomik–politik birliğe getirdikleri tipik örneklerden birisidir. Ekvator’daki yağmur ormanlarından çıkartılan her 100 dolarlık ham petrole karşılık, petrol şirketleri 75 dolar elde ederler. Kalan 25 doların dörtte üçü dış borç ödemelerine gider.

d– PANAMA

Kalanın da çoğu askeri ve diğer harcamalara gidince sağlık, eğitim ve yoksullara yardıma yönelik diğer programlar için yaklaşık 2,5 dolar kalır” (41).

“Ekvator’un o dönemdeki Devlet Başkanı Roldos, 1981’in başlarında yeni hidrokarbonlar yasasını Ekvator Parlamentosu’na sundu. Bu yasa eğer uygulanırsa, ülkedeki petrol şirketleri ile olan ilişkilerde bir reform olacaktı.

... Roldos, petrol şirketleri de dahil olmak üzere tüm yabancı kurumları, Ekvador halkına yardımcı olacak planları hayata geçirmezlerse, ülkesinden çıkmak zorunda bırakılacakları konusunda uyardı. Bunun ardından 24 Mayıs 1981’de bir uçak kazasında öldü.

“Roldos’un ölümünün bir kaza olmadığı hakkında en ufak bir şüphem yoktu. CIA tarafından organize edilen bir suikastın bütün işaretlerini taşıyordu” (42).

“Panama, bir Amerikalı ve bir Fransız arasında yapılan bir anlaşma ile Amerika’ya hizmet etmek için Kolombiya’dan ayrılmak zorunda bırakılmıştı.

… Yarım yüzyıldan fazla bir süre Panama, Washington ile güçlü bağları olan zengin aileler oligarşisi tarafından yönetilmişti.

... Ancak o yıl –1968–, ben barış gönüllüsü olarak Ekvador’da iken Panama’nın tarihinin gidişatı birden bire değişti. Son diktatör Arnulfo Arias bir darbe sonucu devrildi ve Omar Torrijos devlet başkanı olarak  ortaya çıktı.

… Torrijos ile, tarihinde ilk defa Panama, Washington’un veya herhangi birinin kuklası değildi… O sadece Panama vatandaşlarının, yaşadıkları toprak ve onu ikiye bölen bir suyolu üzerinde egemenlik hakları olduğunu ve bu hakların en azından Birleşik Devletlerin sahip olduğu kadar geçerli ve ilahi birer armağan olduğunu söyledi. Torrijos, her ikisi de kanal bölgesinde bulunan Amerikalılar okulu ve  ABD güney komutanlığının Tropikal Savaş Eğitim merkezine de karşı çıkıyordu " (43).

“Torrijos hükümeti, MAİN’in ülke üzerindeki çalışmalarını anlayarak buna fırsat vermedi, tam aksine verilen mücadeleler neticesinde Torrijos, kanalı ABD’den geri aldı. Aynı yıl Başkan Carter ile hem kanal bölgesini, hem de kanalın kendisini Panama kontrolüne devreden yeni anlaşmayı imzaladı” (44).

“Torrijos, Reagan yönetiminin kanal anlaşmasını yeniden masaya yatırma isteğini inatla reddetti. Roldos’un ölümünden 2 ay sonra, Omar Torrijos da bir uçak kazasında öldü. Tarih 31
Temmuz 1981.

... 20 Aralık 1989’da Birleşik Devletler, 2. Dünya Savaşından bu yana bir şehre yapılmış en büyük hava saldırısıyla Panama’ya saldırdı. Panama ve Panamalılar ne Birleşik Devletler, ne de herhangi bir başka devlet için kesinlikle bir tehdit oluşturmuyorlardı...” (45).

e– VENEZUELA

Chavez’i iktidardan devirmek için her türlü yolu deneyen ABD, halkı ayaklandırmakta başarılı olamayınca, Venezuela ekonomisinin bel kemiği olan devlet petrol şirketinde (PDVSA) grev başlattı; ancak bunda da başarılı olunamadı.

‘’Kamuya ait petrol şirketi Petroles de Venezuela Sociedad Anonima’nın (PDVSA).

Bugün PDVSA’nın yıllık cirosu en aşağı 40 milyar dolar ve dünyada ikinci zengin hidrokarbon yatakları üzerinde oturuyor –78 milyar varil petrol ve tahmini 238 milyar varil tar–petrol (çok ağır, asfalt içeren petrol). Latin Amerika’nın en büyük şirketlerinden biri ve ABD’ye petrol satan ülkeler arasında dördüncü. PDVSA’nın bir yan kuruluşu olan Citgo, ABD’de kurulu... 8 rafineri ve 14.000 benzin istasyonu ile ABD’de Venezuela petrolünün dağıtımını yapıyor.

Bütün Venezuela mali bakımdan PDVSA’ya bağımlı: Petrol satışı devlet gelirinin yarısını ve dışsatımın % 80’ini sağlıyor. Venezuela ekonomisinin önemli ölçüde artı değer yaratan tek kesimi PDVSA. Grev hikayelerinde tekrar tekrar işitilen bir isim var: INTESA…1996’da kurulan bu teknoloji firması, PDVSA ve U.S Fortune 500 şirketinden biri olan Science Applications İnternational Corp– SAIC’in ortak yatırımı. INTESA’yı bir önceki hükümetten miras alan Chavez hükümeti, SIAC’ın ABD İstihbarat Kuruluşlarıyla yakın ilişkisini dehşet içinde öğrendi. SIAC’ın yönetim kurulu üyelerinden bazıları:

Eski CIA müdürleri John Deutsch ve Robert Gates, eski ABD savunma bakanı William Perry, Christian Parenti –The Nation dergisi muhabiri, yazar– (46).

6 Şubat tarihli Christian Science Monitor gazetesi (CSM) ABD Uluslararası Kalkınma Kurumu’nun (US Agency for International Development) az tanınan Değişim İnisiyatifi Bürosunun –DİB (Office for Transition Initiatives) Venezuela’da karşıt gruplara milyonlarca dolar aktardığını açıkladı.

ABD Kongresi’nin finanse ettiği “Demokrasi için Ulusal Fon”un (National Endowment for Democracy–NED) karşıt gruplara para sağladığını belgelerle kanıtlandı. Ama CMS, DİB’in “di ğer ABD kurumlarından daha az bilindiğine, ABD çıkarlarına daha bağlı olduğuna ve olağanüstü esnek bir bütçesi” olduğuna dikkat çekiyor...

Kaygı verici diğer bir durum da, önde gelen sağ kanat televizyon programcısı ve Bush savunucusu tutucu dinci Pat Robertson’un 2 Şubat’ta Fox kanalı haber programı “Hannity and Colmes”de Chavez’e suikast düzenlenmesini ikici defa istemesi (İlk olarak geçen Ağustos’ta böyle bir konuşma yapmıştı). Robertson Chavez’in “hemen değil ama bir gün” muhakkak öldürülmesi gerektiğine inandığını söyledi ve eğer Chavez tutumunu değiştirmezse “bir gün Venezuela ile sa vaşmak zorunda kalacağız” dedi.

Reuters Ajansının 1 tarihli raporuna göre, sağ kanat Hıristiyan örgüt “Amerikan Aile Derneği” ABD içinde Venezuela karşıtlığını desteklemek için, Chavez karşıtı hareketlerin arasına katıldı. 3 milyon üyesi olduğunu iddia eden dernek, A merikalıları, Citgo Petrol Şirketini boykot etmeye çağırıyor.

Citgo, Venezuela’nın petrol şirketi PDVSA’nın ABD’de petrol arıtım ve dağıtımının yanı sıra ABD’li yoksullara ucuz yağ–yakıt dağıtımını yapıyor (47).

Chaves yabancı petrol firmalarının devlete verdiği vergiyi önce % 1’den % 16 ya çıkardı. Şimdi de % 33’e, ardından %50’ye çıkarmaya çalışıyor. Son 7 yıl içerisinde 11 seçime gitmek zorunda kalan Venezuela’da halk, ABD’’nin iç işlerine karışmasından ciddi biçimde rahatsız.

J. Perkins şu tahlili yapmaktan kendini alamıyor: 

“ABD’nin 3. en büyük petrol sağlayıcısı Venezuela’da yeni seçilen popülist başkan Hugo Chavez, ABD emperyalizmi olarak nitelediği her şeye karşı güçlü bir biçimde cephe almıştı ve ABD’yi petrol satışını kesmekle tehdit ediyordu. ET’ler Irak ve Venezuela’da çuvallamışlardı...” (48).

“Los Angeles Times’ın yazdığı gibi, Bush yönetimi yetkilileri, Salı günü Venezuela Başkanı Hugo Chavez’i, Venezuela’daki askeri ve sivil liderler aracılığı ile devirmeyi aylardır tartıştıklarını kabul ettiler... Yönetimin, bu başarısız darbe girişimini ele alış tarzı inceleme konusu olmuştur” (49).

f– GUATEMALA

J. Perkins, Guatemala’ya yönelik globalist manevraları şu ifadelerle itiraf ediyor: 

“1950’lerin başlarında fakir halkın açlıktan kurtulması için yardım sözü veren Arbenz, seçildikten sonra kapsamlı bir toprak reformu gerçekleştirdi.

Guatemala’daki en büyük ve baskıcı toprak sahiplerinden olan United Fruit’in bu önlemlere karşı olduğunu biliyorduk. Kolombiya, Kosta Rika, Küba, Jameika, Nikaragua ve Panama’da da, büyük plantasyonları vardı. Arbenz’in bizlere de örnek olup, kafalarımıza fikirler sokmasına izin vermezlerdi.

United Fruit, Birleşik Devletler’de ‘Amerikan kamuoyunu ve kongresini Arbenz’in bir Rus komplosunun parçası olduğuna ve Guatemala’nın da bir Sovyet uydusu olduğuna inandırma’ya yönelik büyük bir halkla ilişkiler kampanyası başlattı. 1954’de CIA bir darbe tezgahladı. Amerikan pilotları Guatemala şehrini bombaladılar ve demokratik olarak seçilmiş Arbenz devrilerek, yerine acımasız bir muhafazakar olanCarlos Castillo Armas geldi.

Yeni hükümet, her şeyini United Fruit’e borçlu idi. Teşekkür olarak hükümet toprak reformu sürecini tersine çevirdi. Yabancı yatırımcılara ödenen faiz ve temettülere uygulanan vergiyi iptal etti, gizli oylamayı kaldırdı ve binlerce rejim aleyhtarını hapse attırdı. Guatemala’nın başına bela olan şiddet ve terörizm United Fruit, CIA ve  diktatörün emrindeki Guatemala ordusu arasındaki açık ittifaka bağlıdır” (50).

1960 yılında başlayan iç kargaşa 1966 yılına kadar devam etti; bu süre içerisinde 200 bin insan iç savaşta öldü.

Guatemala maden rezervleri açısından dünyanın en büyük kaynaklarına sahip ülkeler arasında yer almaktadır. 1966 yılında imzalanan barış antlaşmasından sonra gelen iktidarın ilk aldığı karar, yabancı maden firmalarına topraklarında maden arayıp çıkarma izni vermek oldu.

16.yüzyılın başında ülkeye altın aramak için gelen İspanyol işgalcilerden beri Guatemala’nın zengin maden yatakları başta altın olmak üzere global maden firmalarının iştahını kabartmaktadır

Bu ülkede çıkarılan madenlerin yıllık değeri 41 milyar dolar civarındadır; bu rakam resmi kayıtlara yansıyan rakamdır. Global firmaların bu rakamları her zaman değerinden az gösterme eğilimde oldukları dikkate alındığında bu kaynakların boyutu daha iyi anlaşılacaktır.

"… Maden şirketleri, kazanç olarak ellerine geçen her 100 dolardan geriye, yani ülkeye 1 dolar bırakmaktalar. Başka bir deyişle, utanılacak bir yasadan, bozguncu bir yasadan, her şeyini peşkeş çeken hükümetlere layık bir kanundan bahsediyoruz. Üstüne üstelik, bu verdikleri % 1 de yarıya bölünmektedir. Etkilenen yerel halka % 0.5 veriliyor, öteki % 0.5 de devlete gidiyor” (51).

g– SUUDİ ARABİSTAN

1974’de sona eren petrol ambargosunun hemen arkasından “Washington, Suudiler ile müzakerelere başlayarak, onlara petro–dolarlar ve en önemlisi ‘bir daha petrol ambargosu olmayacağı’na dair güvenceleri karşılığında; teknik destek, askeri teçhizat, eğitim ve ülkelerini 20. yüzyıla taşımak için bir fırsat önerdiler. Müzakereler olağandışı bir kuruluşun yaratılmasına neden oldu. Birleşik Devletler–Suudi Arabistan ortak ekonomik komisyonu JECOR olarak bilinen bu kuruluş, geleneksel dış yardım programlarının tam tersine, yepyeni bir kavramı içeriyordu: Suudi Arabistan’ı imar edecek Amerikan şirketlerinin tutulması için Suudi parasını kullanmak.

"…İşim, altyapısı için büyük miktarda paralar harcanırsa, Suudi Arabistan’da neler olabileceğine dair tahminler oluşturmak ve o parayı sarf etmek için senaryolar yaratmaktı.

ABD tarafından, mühendislik  ve inşaat şirketlerini de içerecek şartlar altında, Suudi Arabistan ekonomisine yüzlerce milyon dolar aşılamayı haklı çıkartmak için yaratıcılığımı sonuna kadar kullanmam isteniyordu.

… Ham petrolü, ihraç edilebilir mamul ürüne çevirmeye odaklı bir endüstriyel sektör yaratmak için para tahsis edilecekti. Çölün ortasında büyük petro–kimya tesisleri ve onların etrafında da devasa sanayi tesisleri yükselecekti. Doğal olarak böyle bir plan yüzlerce megawatlık elektrik üretim kapasitesinin, enerji nakil ve dağıtım hatlarının, otoyolların, boru hatlarının... bir dizi hizmet endüstrisinin ve tüm çarkların dönmesi için elzem olan altyapının da inşasını gerektirecekti.

… Gerçek hedefler ise hep aklımda idi. ABD şirketlerine yapılacak ödemeyi azami dereceye çıkartıp, Suudi Arabistan’ı Birleşik Devletlere giderek daha bağımlı hale getirmek..

Yeni geliştirilecek projelerin hemen hepsinin sürekli güncelleme ve bakım ihtiyaçları olacaktı. Bunları ancak o projeleri geliştiren firmalar karşılayabileceklerdi” (52).

Bu projenin uygulanabilmesi için ABD’nin Suudilerden istediği bir şart vardı.

“Suudi Arabistan petro–dolarlarını ABD devlet tahvili almak için kullanacak, karşılığında ise bu tahvillerden elde edilecek faiz gelirleri ABD Hazine Bakanlığı’nca Suudi Arabistan’ın bir ortaçağ toplumu olmaktan çıkıp, modern ve sanayileşmiş dünyaya adım atmasını sağlamaya yönelik olarak kullanılacaktı.

… Bu sistem, Suudi parasının Amerikan ekonomisine geri dönmesini garanti ediyordu.

… Bu anlaşmaların neticesinde Suudilerin bazı uluslararası hukuka aykırı hareketleri de ABD tarafından gözardı edilmekte idi: “Suudilerin uluslararası terörizmi finanse etmede oynamasına izin verilen roldü.  

Birleşik Devletlerin 1980’lerde, Usame bin Ladin’in Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü Afgan savaşını Suud ailesinin finanse etmesini istemesi gizli bir şey olmadığı gibi, Riyad ve Washington, birlikte mücahitlere  yaklaşık 3,5 milyar dolar vermişlerdi” (53).

11 Eylül saldırılarının ardından, “Ekim 2003’de Vanity Fair dergisi ise ‘Suudileri Kurtarmak’ başlıklı ayrıntılı raporda şunları yazıyordu:

Bush ailesi ile Suudi hanedanı ve Bin Ladin ailesi arasındaki ilişkiler hakkında ortaya çıkan öykü beni şaşırtmadı. Bu ilişkilerin en azından, 1974’de başlayan Suudi Arabistan para aklama olayına, Bush’un, ABD’nin Birleşmiş Milletler elçisi olduğu zamana ve sonra da CIA Başkanı olduğu döneme kadar gittiğini biliyordum.

11 Eylül’den sadece günler sonra, Bin Ladin ailesi üyeleri dahil, bazı zengin Suudiler özel jetlerle ABD dışına çıkartıldılar. Kimse bu uçuşların yetkilendirilmesini üstlenmiyordu ve yolcular sorgulanmadı” (54).

h– IRAK

“1980’lerde Bağdat’taki ET varlığı çok güçlü idi… Irak, Amerikan teknolojisi ve mühendislik becerileri açısından devasa bir pazar idi. Dünyanın en büyük petrol sahalarından birinin üstünde olduğu gerçeği, çok büyük altyapı ve endüstrileşme programlarını finanse edecek durumda olduğunu garanti ediyordu. Mühendislik ve inşaat firmaları, bilgisayar sistemleri sağlayıcıları vs. Irak’a odaklanmıştı.

Ancak 1980’lerin sonunda, Saddam’ın ET senaryosunuyutmadığı ortaya çıktı.

Panama gibi Irak da, Bush’un kişiliksiz imajına katkıda bulunmuştu. Saddam, onun ekmeğine yağ sürerek 1990 Ağustos ayında petrol zengini Kuveyt şeyhliğini istila etti.

Bush kendisinin de Panama’yı yasadışı ve tek taraflı olarak işgalinin üzerinden 1 seneden az bir süre geçmiş olmasına rağmen, Saddam’ı uluslararası hukuku ihlal etmekle suçlayarak karşılık verdi.

… Son tahlilde bu sadece Bileşik Devletler ile ilgili değildi. Küresel imparatorluk tam adı gibi olmuştu. Tüm sınırları aşıyordu. Demokrasi, sosyalizm ve kapitalizm gibi kelimelerin artık modası geçmeye başladı. Şirketokrasi bir gerçek olmuştu ve giderek dünya ekonomisi ve politikasında kendini en büyük etken olarak öne çıkartıyordu” (55).

"Dünya, standart para birimi olarak doları kabul etmeye devam ettiği sürece, bu aşırı borç, şirketokrasi için ciddi bir engel oluşturmaz. Ancak başka bir para birimi gelip de doların yerini almaya kalkacak olursa ve Birleşik Devletlerin alacaklılarından bazıları, alacaklarını istemeye karar verirlerse, bu durum radikal olarak değişir” (56).

28– Bkz. www.imf.org /external/pubs/ft/ 2006/02/pdf
29– Bkz. Nurdoğan Taçalan, Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken– Hasan Tahsin, Aksoy Yay.
30– Mustafa Çınkı, Rant Lordları, s. 419
31– Bülent Bilmezcan, Demiryolundan Petrole Chester Projesi, Tarih Vakfı Yurt Yay.
32– John Perkins, Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları, s. 44
33– J. Perkins, age., s. 5
34– J. Perkins, age., s. 43
35– J. Perkins, age., s. 17–18
36– John Perkins, age., s. 21–22
37– Mustafa Çınkı, www.kemalist.org
38– J. Perkins, age., s. 52
39– J. Perkins, age., s. 69–90
35– J. Perkins, age., s. 17–18
36– John Perkins, age., s. 21–22
40– J. Perkins, age., s. 18
41– J. Perkins, age., s. 19–20
42– J. Perkins, age., s. 223
43– J. Perkins, age., s. 96–100
44– J. Perkins, age., s. 160
45– J. Perkins, age., s. 223–246
46–  Nalca, cilt 39, sayı 4, Ocak–Şubat 2006
47– Green Left Weekly’den, Venezüella: ABD Devrime Saldırıyor –Stuart Munckton, 24 Şubat 2006
48– J. Perkins, age., s. 20
49– J. Perkins, age., s. 281
50– J. Perkins, age., s. 115–116
51– Bkz. Guatemala’da Altına Çok Uluslu Hücum, B. Witte – 05 Temmuz 2005, Nalca Report on the Americas. 2005 Temmuz–Ağustos; www. nacla.org/art_display. php?art=2574
52– J. Perkins, age., s. 129–134
55– J. Perkins, age., s. 256–259
56– J. Perkins, age., s. 295–296
53– J. Perkins, age., s. 138–145
54– J. Perkins, age., s. 146–147

 

II. FİNANSAL KRİZLER YÖNTEMİ

Finans ve sermaye piyasaları bağımsız hale getirilen ülkeler ani sermaye hareketi ile çökertilmekte; finans piyasaları dibe vuran ülkelerin ekonomileri de battığı için, devreye IMF ve Dünya Bankası girmektedir. Böylece yapılan sözde yapısal reformlarla ülkelerin kaynakları global firmalar tarafından talan edilebilecek hale getirilirken, siyasi olarak da dışa bağımlı hale getirilmektedirler.

Finanssal krizler, değişik mekanizmalar devreye konularak çıkartılmaktadır. Bütün bunların olabilmesi için, her şeyden önce o ülkeye sıcak para giriş ve çıkışının önündeki engeller kaldırılmakta; döviz fiyatlarını belirlemede yetki, piyasa aktörlerine teslim edilmekte,hisse senetleri borsası devreye konmaktadır. Örneğin, borsaya zaman içerisinde yavaş yavaş giren yabancı sermaye, borsanın değerini her gün yükselttiği için, yerli aktörlerin borsaya yönelmesine sebep olmaktadır.

Günlük işlem hacmi sığ olan bu piyasalarda zaman içerisinde kontrolü ele geçiren global sermaye sahipleri, ellerindeki portföyü sattıklarında hem ciddi oranlarda kar elde etmekte, hem de borsada yaşanan büyük düşüşler bütün sermaye piyasalarını ve ekonomiyi çökertmektedir.

Veya dışarıdan gelen döviz, yerli paraya çevrildikten sonra devlete “iç borç” adı altında satılmakta; böylece hem faiz geliri elde edilirken, hem de döviz arzından dolayı fiyatlar baskı altına alınmaktadır. 

Zaman içerisinde tekrar dövize dönüldüğünde ise, hem düşük kurdan, hem de yüksek faiz gelirinden kâr elde edilmektedir. Böylesi bir tersine dönüş ise, o ülke ekonomisini bir anda çökertmektedir.

Yahut ta, ülke içerisinde satış yapan global şirketler, topladıkları yerli parayı –ki büyük miktarlardadır–  spekülatör yabancı bankalara yatırmakta; o bankalar da ellerindeki yüklü miktarda yerli para ile bir anda dövizi yükseltip düşürebilmektedir. Aynı zamanda finans piyasalarına da hakim olan yabancı bankalar, içeride topladıkları yerli mevduatlarla dabunu yapabilmektedirler.

Finanssal kriz çıkarmanın o ülkenin sermaye yapısına göre bir çok değişik yöntemi daha bulunmaktadır. Liberal–kapitalist anlayışlar, ülkelerin finans yapılarını dış saldırılara karşı korumasız hale getirdikleri için, devletlerin bu türlü krizlerle dize getirilmeleri çok kolay olmaktadır. Ancak Sosyal Devlet/Milli Devlet yaklaşımımızda uygulanacak olan Milli Ekonomi Modeli ile, hem finans ve sermaye piyasaları bağımsız hale getirilmekte, hem de devletlerin bu tür entrikalarla çökertilmesine müsaade edilmemektedir.

Çıkartılan birkaç finanssal krize örnek verirsek; Aralık–1973 İngiltere Bankacılık Krizi, Haziran–1974 Herstatt Krizi, Ağustos–1982 Uluslararası Borç Krizi, Aralık–1986 Bono Krizi, Ekim–1987 Borsa Krizi–Brezilya Krizi,1994 Türkiye Krizi, 2000 Türkiye Krizi… vb. birçok krizi sayabiliriz. Ancak etkileri açısından bütün dünyayı saran bazı krizleri detaylıca değerlendirmemizde faydalar var.

a– 1997 ASYA KRİZİ

2 Temmuz 1997 yılındaki kriz, Tayland parası  “Baht”ın devalüe edilmesi ile başlayarak bütün güneydoğu Asya ülkelerini sardı. Tüm dünyada etkisi hissedilen Asya krizinden hemen önce IMF, krize giren bu ülkelerin ekonomilerine övgüle yağdırıypr, uluslararası değerlendirme kuruluşları bu ülkelerin değerlendirme notlarını yükseltiyordu. Ama krizle birlikte Endenozya’da şirketlerin % 75’i iflas etti.

Güneydoğu Asya borsalarında işlem gören hisseler, yeri ne göre 30 kattan daha fazla değer kaybederek sıfırlandı. Tabi ki bu firmalar bedava fiyatına global firmalar tarafından satın alındı. Endenozya para birimi, bu kriz esnasında dolar karşısında % 600’den daha fazla değer kaybetti. Asya krizinin temelinde “cari açığın dışarıdan gelen maliyetli paralar ile karşılanması” yatmaktadır.

Bu ülkelere cari açığın önemli olmadığı telkininde  bulunulmaktaydı. Döviz açığı, yüksek faiz verilerek dışarıdan getirilen ABD dolarının yerli paraya çevrilmesi ile kapatılmaktaydı.

Kriz öncesinde krizi başlatan Tayland’da cari açığın GSMH’ye oranı 1995 yılında % 8, 1996 yılında ise % 7.9, Malezya’da 1995 yılında % 10, 1996 yılında % 4.9, G.Kore’de 1995 yılında %2, 1996 yılında ise % 4.9’du (57).

Sözkonusu ülkeler, uzun yıllar devam eden bu cari açık ile büyük bir borç yükünün içine itildiler. 1996 yılı itibari ile alınan kredilerin toplam miktarı 736.6 milyar doları bulmuştu (58).

Bu krediler kısa vadeli kredilerdi ve yüksek faiz ödeniyordu. Alınan krediler, ihracata dayalı bir büyüme modeli benimseyen Güneydoğu Asya ülkelerinde, firmalar tarafından yeni yatırımlarda kullanılıyordu. Aynı zamanda borsalarda ve faiz enstrümanlarında yüksek kârlar elde etmek için yerini almıştı.

‘’Güneydoğu Asya ülkelerine böylesine büyük miktarlarda kısa süreli yabancı sermaye girişi, yerli mali varlıkların fiyatını yükseltmiş ve finans piyasalarında suni ve spekülasyona açık bir kabarmaya sebebiyet vermiştir’’ (59).

Bu ülkelerin en büyük yanlışı ise, para birimlerini dolara endekslemiş olmaları idi. ABD, kriz öncesinde dünya piyasalarında doların değerini yükselterek bir anda bu ülkelerin ihracatlarında ciddi bir daralmaya sebep oldu. Dolar arttığı için yerli paralar da artınca, ihracata dayalı ülke ekonomileri ihracat rekabetini kaybetti.

Böylece mallar elde birikmeye, stoklar artmaya başladı; kısa vadeli kredileri ödemek için elindeki malları satmakta zorlanan firmalar batarken, onlara kredi veren bankalar da battı.

Kriz döneminde, diğer ülkelerde batanlar bir yana, sadece Endonezya’da 16 banka battı (60).

Böylece son derece güçlü olan firmalar el değiştirerek global firmaların eline geçerken; IMF talimatlarına teslim olan Güney Asya ülkeleri, siyasi olarak da bağımlı hale getirildiler.

Ancak Malezya, yıllarca sözünden dışarı çıkmadığı IMF’yi reddederek; sermaye giriş çıkışlarına sınırlamalar getirdi.

Yurtdışına çıkartılan yerli paranın içeri girmediği taktirde tedavülden kaldırıldığını açıkladı. Çünkü spekülatörler, Singapur borsası üzerinden Malezya parası üzerinde oynamışlardı.

Benzeri tedbirlerle Malezya daha az zararla krizden sıyrıldı.

Önceleri IMF talimatları ile bütün kıymetli kaynaklarını özelleştirme adı altında global firmalara devreden Malezya, George Soros’un Asya krizinde yaptığı spekülasyon ile Malezya para birimi ringitin % 30 değer kaybetmesinden ciddi dersler çıkararak, IMF ile beraberliklerini askıya aldı. O ana kadar gerçekleşen 434 adet özelleştirme uygulamasına ara verildi.

Hatta 2000 yılında daha önce özelleştirilen Ulusal Kanalizasyon Şirketi tekrar daha yüksek bedelle geri satın alındı. Diğer taraftan Tayland, Endenozya ve G.Kore, IMF ile stand–by antlaşması imzalayarak, ABD  talimatları ile  hazırlanan reform  paketine (Clinton paketi de denmektedir) evet dediler. Bu sözde reform paketi ile sözkonusu ülkelerde faizler arttırılmış; kamu harcamaları kısılmış.

Vergiler arttırılmış. Yabancı firmaların banka satın almasına izin çıkarılmış. Yerli firmaların hisselerini satın almakta getirilen kısıtlamalar kaldırılarak hisselerin % 50’sinden daha fazlasına global firmaların sahip olmasına izin verilmiştir.

b– 1992–93 AVRUPA DÖVİZ KRİZİ (EMR)

Avrupa krizinde de George Soros baş aktör olarak karşımıza çıkmaktadır.

‘’Soros daha işin başında sterlindeki devalüasyon ihtimalini fark etmiş; kısa dönemli krediler şeklinde yaklaşık 15 milyar dolarlık kısa pozisyon almıştır. İngiliz Sterlini’ne yönelik ataklar sonucu 16 Eylül 1992’de Bank of England’ın yoğun müdahalelerine rağmen İngiltere’de faiz oranları bir günde % 5 oranında yükselmiştir’’ (61).

Sadece İngiltere’de değil, aynı zamanda örneğin İsveç’te de % 25 devalüasyon olmuş, gecelik faizler inanılmaz seviyelere çıkmıştır. Finlandiya da benzeri spekülatif krizle karşı karşıya kalmıştır.

c– LATİN AMERİKA KRİZLERİ VE 1994 MEKSİKA KRİZİ

1980 yılından itibaren, ağırlıklı olarak IMF destekli global sermayeden borç para almak zorunda kalan Latin Amerika ülkelerine, bunun karşılığında yapısal reformlar adı altında finanssal piyasalarını global tefecilere teslim edecek yasal düzenlemelerin yaptırılması sağlanmıştır.

– Faiz oranlarının serbestliği,

– Munzam karşılıkların düşürülmesi,

– Yabancı bankaların finanssal piyasalara girmesinin önündeki engellerin kaldırılması vb. kararlar ile,

Piyasalar, global sermayenin kontrolüne devredilirken; yerli bankalar da bu sistemin taşeronluğunu yapmışlardır. Yurt dışından alınan kısa vadeli krediler, içeride yerli paraya çevrilmiş ve yüksek faizle devlete satılmıştır.

IMF talimatları ile bu tarz bir modeli hayatına geçiren Latin Amerika ülkelerinde, başta Arjantin ve Şili olmak üzere krizler artık normal karşılanmaktadır.

1994 yılında çıkan Meksika krizi ise ülkemizin bugünkü durumuna ışık tutması bakımından son derece önemlidir. Kriz öncesi tabloyu kısaca değerlendirelim…

Yabancı sermaye artışı, son derece yüksek seviyelere çıkmış; 1990 yılında 18 kamu bankası özelleştirilmiş, kamu kurumlarının özelleştirilmesi nerede ise tamamlanmış, enflasyon % 10’un altına son yirmi yılda ilk defa inmişti. GSYİH ortalama % 4 büyüme trendi yakalamış, NAFTA’ya Meksika’nın girişi kabul edilmişti. Piyasalarda hiçbir kriz beklentisi yokken, 22 Aralık’ta Pezo, dalgalanmaya bırakılmak zorunda kalınmıştır.

Çünkü yabancı sermayenin çıkışına Meksika Merkez Bankası’nın rezervlerinin cevap vermesi mümkün değildi.

“1993 yılında Meksika’nın rezervleri 25.110 milyar dolar iken, 1994 yılı sonunda 6.278 milyar dolara düşmüştür” (62).

Sonuçta gecelik faizler yükselmiş,menkul kıymetlerin değeri dibe vurmuş,ekonomi büyük bir krizin içine itilmiştir.

“1994 yılında Meksika’da yaşanan krize bakıldığında temel nedenin, 1980’lerin sonunda ve 1990’ların başında olumlu konjonktürün etkisiyle ülkeye gelen çok kısa dönemli sıcak paranın, “değerlenmiş kur, yüksek cari ödemeler açığı, özel tasarruflardaki düşme ve politik istikrarsızlıklar”ı görerek ülkeden çıkmaya başlaması olduğu görülmektedir. 1990–1993 arası dönemde ülkeye özel yabancı sermaye girişi, 72.5 milyar dolar düzeyine çıkmıştır. 1994 yılına girildiğinde kimse bir kriz öngörmemiştir. Aksine 1993 sonunda NAFTA’ya girişin Amerikan Kongresi’nde onaylanması ile birlikte yabancı sermaye ile ilgili beklentiler daha fazla artmıştır” (63).

Krizin çıkış sebebine baktığımızda, ABD’nin faizleri artırması ile başlayan süreçte global sermayenin parasını Meksika’dan geri çektiğini görüyoruz. Krizin neticesinde Meksika, global sermayenin bütün taleplerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Ülkemizin son yıllarda verdiği son derece yüksek cari açığın problem olmadığını düşünen AKP iktidarı, bu açığın yurt dışından gelen sıcak para ile ve yüksek faiz ödenerek karşılandığını elbette bilmektedir.

Enflasyon düştü  ve ekonomi büyüdü iddiaları ise asla gerçeği yansıtmamakta; bilakis Meksika ve diğer krizleri bize hatırlatmaktadır. AB’nin dediklerini yaparsak sıcak para gelir iddiası ise, NAFTA ve Meksika ilişkisi örnekliğini hatırlatmaktadır. Bu krizleri çoğaltmak, bunlara Rusya ve Türkiye örneklerini de eklemek mümkündür. Ancak bilinmesi gereken gerçek şu ki, hepsinin temeli, sıcak para girişi ve piyasaların global sermaye sahiplerinin kontrolüne geçmesi ile alakalıdır.

Bütün bunların önlenmesi elbette mümkün ve çok kolaydır; ama öncelikle bir zihin değişikliğine ihtiyacımız vardır.

Milli Ekonomi Modeli’nin ölçüsü ile olaylara baktığımızda; ülkelerin ihtiyaç duyduğu sermaye birikiminin, maliyetsiz bir şekilde emisyonla karşılanması ve dövizin spekülatif bir araç olmaktan çıkarılıp dış ticaretin bir enstrümanı haline getirilmesi gerektiği görülecektir. Bu şartlar içerisinde ülkelerin hem piyasaları, hem de siyasi istikrar ve bağımsızlıkları korunmaktadır.

Sosyal Devlet/Milli Devlet, krizleri, ülkelerin kaderi olmaktan çıkarmakla kalmamakta; aynı zamanda devletleri, global tefecilerin talan alanı olmaktan da çıkarmaktadır.


57– World Economic Outlook, IMF – 1997
58– World Economic Outlook, IMF – 1997
59– Dadush, Uri–Dasgupta, Dipak–Ratha, Dilip (2000), The Role of Short–Term
Debt in Recent Crises, Finance and Development, December, s. 57
60– Bkz: www. dtm. gov. tr/dunya/kriz)
61– Pilbeam, Keith (1998), International Finance, Second Edition, London, s.
301, Macmillan Perss Ltd.
62– Bkz. IMF International Financial Statistic
63– Dorukkaya, Şakir–Yılmaz H.Hakan (1999), Liberalizasyon Politikaları, Aşırı
Borçlanma Sendromu ve Arkasından Yaşanan Finansal Krizler (Şili ve Meksika
Deneyimleri), Yaklaşım Dergisi, yıl: 7, sayı: 75, (Mart–1999), s.122–127

 

III. SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI VE SÖZDE DEMOKRASİ PROJESİ YÖNTEMİ

Ülkelerin kontrolleri için 1980’li yıllara kadar diktatörleri destekleyenler, o ülkelerdeki halk hareketlerinin önüne geçemeyeceklerini gördüklerinde; tam tersi bir uygulama içerisine girdiler. Bu tarihten sonra kullanılan sloganlar “demokrasi ve insan hakları” oluverdi. İnsan hakları adı altında “çok kültürlü”lük ve “azınlık” hakları kavramları devreye konarak, devlet lerin içlerinden milli bütünlüğü bozacak ve “devlet–millet çatışması”nı sağlayacak faaliyetler başlatıldı.

Etnik parçalanma ile, güçlü devletler yerine her şeyi ile global firmaların kontrolüne ve ABD hegomanyasına dahil olmuş devletçikler hedeflenmektedir.

Sözde demokrasinin desteklenmesi adı altında oluşturulan sivil toplum kuruluşları, devletlerin idari yapılanmasına ve hükümetlere yön vermeya başlamışlardır. Hem global tefecilerin çıkarlarına hizmet eden bu zümre sayesinde; bu güçler, ellerini bu tarz kirli işlere sokmamakta, hem de bu yöntem çok daha ucuza mal olmaktadır. Çok az paraya değerlerini ve kimliklerini satan bu azdan da az grup üzerinden yürütülen sözde demokrasi projesi ile, kitleler yönlendirilmektedir. Böylece devlet kendi milleti ile, millet de kendi devleti ile kavgalı hale getirilerek, bilerek veya bilmeyerek global odakların ve sömürgeci ülkelerin çıkarlarına hizmet etmektedirler.

Özellikle Müslüman ülkelerde dindarların kendi topraklarında “inançlarını yaşayamadıkları” iddiası ile, kitleler, önce kendi devleti ile kavgalı hale getirilmiş; ancak dini yaşantının AB ve ABD gibi sözde uygar toplumlarda yaşanacağı yalanları ile, devletinden koparılan kitleler emperyal devletlerin istismarına açık hale getirilmiştir. Bunu izleyen sürecin hemen ardından şimdilerde ise “dinlerarası diyalog” adı altında kendi kültüründen ve toprağından koparılan kitlelerin, dinleri değiştirilerek topraklarının ve kaynaklarının “global odaklar tarafından sömürülmesine tepkisiz” hale getirilmek istenmektedir.

İşin ilginç tarafı, dün güya din adına kendi devletleri ile kavga edenler, bugün kendi inançları ile taban tabana zıt olmasına rağmen yabancı devletlerle kol kola vaziyettedirler.

Bu bağlamda eski CIA ajanı Philip Agee’nin itirafları son derece manidardır:

“Liberal demokrasi ve çoğulculuk denen şey sonuçta bu amaçlarımız için bir araçtı. Özgür seçimler demek, gerçekte bizim desteklediğimiz adaylara gizliden para ödeyerek müdahale etmemiz demektir. Hür sendikalar demek, bizim kendimize bağlı sendikalar kurma hürriyetimiz demekti. Basın özgürlüğü demek, bizim hazırladığımız materyalleri kendisi yazmış gibi yayınlayan gazetecilere ödeme yapma özgürlüğümüz demekti.

Seçilmiş bir hükümet, ABD’nin iktisadi ve siyasal çıkarlarını tehtid etmeye başlarsa görevden uzaklaştırılmalıydı. Sosyal ve iktisadi adalet, halkla ilişkilerde hoş kavramlardı, hepsi o kadar... " (64).

1983 yılında ABD Kongresi’nin onayı ile NED (National Endowment for Democracy), yani Ulusal Demokrasi Fonu kuruldu. Eski CIA ajanı Ralph Mcgehee, NED’in görevlerini şöyle anlatmaktadır:

“CIA’nın ülkelerin karıştırılması operasyonlarında kullanılan birçok işlevin NED’e transfer edilmesiyle, Demokrasi için Ulusal Fon’un kullanımına gidildi. CIA’in örtülü eylemlerine ek olarak, Uluslararası Kalkınma Ajansı (AID) ve Birleşik Devletler İstihbarat Ajansı (USIA) da “demokrasi yayma” operasyonlarında yer almaktadırlar.

Avrupa’da yerleşik ve çoğu Birleşik Devletler tarafından para ile beslenen hükümet–dışı örgütler (STÖ / Sivil Toplum Örgütleri) de, doğrudan ve dolaylı olarak bu operasyonlarda yer alıyorlar. Bu tür örgütler, aşağı yukarı açıktaysalar da, CIA, hükümetleri destekleme ve yıkma gibi birincil rolünü elde tutmaktadır” (65).

Bugün dünyanın bir çok köşesinde, insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları, dini özgürlükler, kültür araştırmaları, sosyal yardımlar ve sağlık taramaları adı altında binlerce dernek, işadamları kuruluşları, sivil toplum örgütleri, fikir üretim merkezleri, maalesef yabancı odaklardan aldıkları paralar ile o ülkelerin ve global sermayenin çıkarlarına hizmet etmektedirler.

Gerek basın kuruluşları üzerinden halkın yönlendirilmesinden tutun da, hükümetlere yapılan baskılarla yasama, yürütme ve yargıya müdahale kadar devletlerin iç işlerine müdahale etme fırsatı bulan bu odaklar, demokrasi söylemleri adı altında hem demokrasinin işlemesine engel olmakta, hem de insan haklarını hiçe saymaktadırlar.

Sosyal Devlet/Milli Devlet modelinde her şeyden önceher hangi bir dernek, vakıf, sivil toplum örgütü veya düşünce kuruluşunun dışarıdan maddi yardım almasına müsaade edilmeyecektir. Zira zaten gerekli finansman desteği, Sosyal Devlet/Milli Devlet tarafından sivil toplum örgütlerinesağlanacaktır.

Proje adı altında yabancı ülkelerden alınan para ile, yerliülkenin çıkarlarına hizmet edileceği iddiası akla uygun gelmemektedir. Hiçbir ülke ve hiçbir devlet, kendi toplumsal gelişimine katkıda bulunacak çalışmalar için, başka ülkelerden gelen kaynaklara bel bağlayamaz. 

Global sermaye sahipleri, kalkınmakta olan ülkelere borç para verirken bile bunun geri ödemesinde en yüksek orandan faizini isterken; gelişmekte olan ülkelerin sivil toplum örgütlerine toplumsal gelişimin sağlanması için karşılıksız hem de birçok kez para verdiğine inanmak hiç mümkün değildir.

Hayatın akışına ters olan bu süreci Sosyal Devlet/Milli Devlet kabul etmemekte; ülkelerin kendi toplumsal gelişimi ne katkıda bulunacak her türlü vakıf veya dernek çalışmala rının finansmanı gönüllü yerli vatandaşlar ve devletin desteği ile karşılanmasına olanak tanımaktadır.

Demokrasi, milletin iradesinin üstünlüğünü esas aldığına göre, bu iradeyi engelleyecek veyahut yönlendirecek hiçbir dış güce müsaade edilmeyecektir. Ancak o zaman millet, kendi hür iradesi ile idareye yön verebilir; ancak o zaman özgürlüklerden ve insan haklarından bahsedilebilir.


64– Philip Agee, On the Run s. 76
65– Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında, s. 25–26

 

IV. HAKSIZ ASKERİ MÜDAHALELER YÖNTEMİ

Devletler, borçlandırma, finanssal krizler ya da demokrasi projeleri ile kontrol altına alınamadığında; geriye ise son şık olarak “işgal etmek” kalmaktadır. Maalesef dünyada sömürgeci ülkelerin bu türlü insanlık dışı saldırılarını durduracak uluslarüstü örgüt bulunmamaktadır. Gerek BM, gerekse NATO, başta ABD olmak üzere emperyal odakların kontrolündedir.

11 Temmuz 1995 günü Avrupa’nın göbeğinde yaşanan Srebrenica katliamı, uluslararası teşkilatların bırakın bu tarz katliamları engellemelerini, bu tarz insanlık dışı oluşlara ortak ve destek olduklarını göstermektedir.

Nitekim BM Barış Gücü, Srebrenica’yı güvenli bölge ilan ederek, bölgenin güvenliğini kendisi sağlayacağını ilan etmiştir. Bu duruma itimat etmek istemeyen Boşnakların elindeki silahlar zorla toplatılmış; ardından BM Barış Gücü komutanı Thom Karremanes ile Sırp çetelerinin komutanı, bu durumu beraber kutlayarak Sırp çetelerin bir seferde 8 bin Boşnak’ın öldürmesini sağlamışlardır. Bu katliam, tek seferde dünyada yapılan en büyük katliamlardandır.

Bu gün Lübnan’da benzeri bir süreç devreye konmuştur. Ağır kayıplarla Lübnan’dan çıkan İsrail’in sonuca ulaşması için Lübnan silahsızlandırılmak istenmektedir. Maalesef, AKP iktidarı da bu sürece destek olmaktadır. Dünya üzerinde devletlerin haklarını korumak için, güçlü savunma gücüne sahip olmaları gerekmektedir. 

Aksi taktirde, eğer bir de zengin maden yataklarına sahip iseler ve ülkelerinin sömürülmesine müsaade etmiyorlarsa, işgal edilmeleri an meselesidir. Bu bakımdan güçlü ordular, hem devletlerin güvenlik sigortaları, hem de barışın koruyucusudurlar. ABD, nerede ise her yıl, bir ülkeye sudan sebeplerle saldırmakta ve böylelikle kendi çıkarları doğrultusunda ülke yönetimlerine yeniden şekil vermeye çalışmaktadır. Gerçi Vietnam ve Irak dahil olmak üzere ABD’nin kara savaşlarındaki yenilgisi,
bütün dünyanın bilgisi dahilindedir.

ABD, 1950–53 Kore; 1954, 1960, 1967–69 Guatemala; 1958 Endonezya; 1959–60 Küba; 1964 Kongo; 1965 Peru; 1964 Kongo; 1961–73 Vietnam; 1969–70 Kamboçya; 1983 Grenada; 1984 Lübnan, Elsalvador, Nikaragua, Afganistan ve Irak askeri müdahaleleri başta olmak üzere, dünyada nerede ise heryıl bir savaşın yaşanmasına neden olmuştur.

Sosyal Devlet/Milli Devlet modeli, savaşı hiçbir şekilde haklı görmemekte; ancak haklı gerekçelere dayalı ve savunma amaçlı müdahaleleri kabul etmektedir.

Nitekim 1974 Kıbrıs Barış Harekatı, adada yaşayan Türklerin canlarına ve mallarına yapılan saldırıların sona erdirilmesi gerekçesiyle yapılmış doğru bir müdahaledir.

Sosyal Devlet/Milli Devlet modeli, devletlerin güvenliğinin, güçlü savunma amaçlı ordulardan ve hiçbir hegemon gücün kontrolünde olmayan adil olabilecek uluslar üstü kurumların varlığından geçtiğini tespit etmektedir. Savaşları bitirmenin yolunun ise, sömürgeci liberal–kapitalist düşüncenin yerine, kaynakların herkese fazlası ile yetebileceğini ispat eden Milli Ekonomi Modeli’ni uygulamaktan geçtiğini ifade etmektedir.  

 

E) MİLLİ DEVLET VE AVRUPA BİRLİĞİ (AB)

I. MİLLİ DEVLET’İN AB’YE  BAKIŞI

Avrupa Birliği ile ilgili iki önemli noktayı hemen konunun başında ifade ederek, detaylarını konunun akışına bırakalım.

Birincisi şu: Türkiye ne kadar taviz verirse versin; AB’nin isteklerini harfiyen yerine getirse de, AB’nin Türkiye’yi kendi içine alması mümkün değildir. Biz bu gerçeği, 70’li yıllardan beri ifade etmekteyiz.

İkinci nokta şu: AB, gelecek 10–15 yıl içerisinde, şu anki politikalarını şayet değiştirmezse dağılmak zorunda kalacaktır.

Bu konuları izah etmeden önce AB ile Türkiye arasındaki ilişkileri anlamak için üç önemli belgeyi biraz detaylandıralım; göreceğiz ki, AB “Türkiye’yi değil, Türk topraklarını” istemektedir.

AB süreci üzerinden global sermaye sahipleri ve ABD, ülkemizin tasfiyesine neden olacak kararları hükümetlere  aldırmaktadırlar… 

Özetle AB süreci, beş bin yıllık Türk tarihinin, binbeşyüz yıllık İslam medeniyetinin ve 85 yıllık Cumhuriyet mirasımızın tasfiye edilmesinden başka bir şey değildir.

AB meselesini, “2006 yılı İlerleme Raporu, 23 Haziran 2003 tarihli Ulusal Program ve 8 Mart 2001 Katılım Ortaklığı Belgesi” kapsamında detaylı olarak incelendiğinde, AB gerçek niyetini çok daha rahat görmek mümkündür.

Maalesef Türk hükümetlerinin de onayladığı bu temel AB belgeleri, “AB’nin Türkiye’yi değil, Türk topraklarını istediği” husunda birçok deliller ve resmi veriler sunmaktadır. Bu önemli verileri kısa kısa ele alalım…

A) Siyasi ve Kültürel İçerikli Deliller

– “Yunanistan’ın karasularını değiştirmesini savaş sebebi sayan 1995 yılına ait TBMM  kararı kaldırılmalıdır. Çerçeve ve Katılım ortaklığı belgelerinde meselenin Uluslar arası Adalet Divanı’nın yargı yetkisi dahilinde olduğu kabul edilmiştir’’ (66).

Bu madde ile Türkiye’nin sınırlarının işgal edilmesinde  her hangi bir tepki vermesine dahi müsaade edilmeyeceği belirtilmektedir.

– “Türkiye Ortadoğu barış sürecini desteklemeye devam etmiştir.AB ortak hedeflerini paylaşacağını ve ulusal politikalarını AB ortak tutumu ile uyumlaştıracağını açıklamıştır. Hamas bu ortak kapsamdadır’’ (67).

AB’nin Ortadoğu hedefleri, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi adlı işgal planı örtüşmektedir. ABD, bölge ülkelerinin sınırlarını –Türkiye’de içinde olmak üzere, değiştirmeyi, gerekirse askeri olarak işgal etmeyi hedeflemektedir. Türk hükümetinin son yıllardaki tutumu, hem bölgede yapılan katliamları destekleyici mahiyette, hem de Türkiye Cumhuriyeti devletinin toprak bütünlüğüne zarar verecek biçimdedir.

– “301 madde kaldırılmamış, ama bu hususta olumlu adımlar atılmıştır” (68).

Dünyanın hiçbir gelişmiş kabul edilen ülkesinde  devleti ve milleti tahkir edecek birlik ve beraberliği zedeleyecek propagandalar yapmak mümkün değildir. Ama Türk devletinden istenen, milletin birlik ve beraberliğini zedeleyecek, kimliğini tahkir edecek açıklamalara müsaade edilmesidir.

Bir taraftan Fransa’da “sözde Ermeni soykırımının aksini düşünmek bile suç” kabul edilirken, diğer taraftan Türkiye’den böyle bir talepte bulunulması demek, Türkiye aleyhine konuşmak serbest ama Türkiye’nin “kendisini savunması bile yasak”  demektir.

– “Türkiye, ‘Culture 2000’ programına katılmıştır. Bu olumlu bir adımdır” (69).

Culture 2000 programı etnik ayrımcılığı destekleyen bir programdır.Ulus devlet yapısının parçalanması için ortaya atılan etnik ayrımcılık ile tek millet olan uluslar kendi içinde ki renk farklılıkları kavga unsuru haline getirilerek bölünmek ayrıştırılmak istenmektedir.

– “Türkiye, halen askeri hizmetin vicdani ret hakkını tanımamıştır” (70).

Türk milleti, “asker bir millet”tir. Onun bu özelliği, vatanımız üzerinde bu kadar bölücü hesap olmasına rağmen Anadolu coğrafyasında varlığını ikame etmesine imkan tanımaktadır. Bu madde ile hedeflenen, asker sayısını azaltacak adımların atılması, dolayısıyla ülkenin savunmasının zaafiyete uğramasının sağlanmasıdır.

– “Kıbrıs Cumhuriyetine yönelik somut adımlar atılmalıdır. Limanlar ve hava sahaları açılmalıdır” (71).

AB, adada hiçbir zaman iki devletin olduğu gerçeğini kabul etmemiş; Rum tarafını “adanın tek sahibi” olarak “Kıbrıs Cumhuriyeti” şeklinde tanımıştır. Elbette böyle bir AB’ci yaklaşım, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ve adadaki Türk askerini işgalci konumuna itmektedir. Şimdi istenilen Türk askerinin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin işgalci olduğunun Türk Devleti tarafından kabul edilmesidir.

Bu bağlamda son günlerde AKP hükümetinin bir liman ve hava sahasını açalım teklifi son derece sakıncalıdır. Çünkü bir limanın açılması ile on tanesinin açılması arasında bir fark bulunmamaktadır…

Türk hükümetinin böyle bir AB’ci manevraya soyunması, Kıbrıs’ın yegane sahibinin “Kıbrıs Cumhuriyeti” adıyla Rum Kesimi olduğunun fiilen ilan edilmesi, KKTC’nin fiilen ilgasını kabul edilmesi ve adadaki Türk askerinin kendi irademizle “işgalci” olarak nitelendirilmesi olmaktadır.

– “1923 yılında  yapılan Lozan antlaşmasındaki azınlık tarifi değiştirilmelidir. Yahudi, Ermeni ve Rum’ların dışında Avrupa standartları çerçevesinde azınlık olarak tanımlanan başka topluluklar vardır’ (72).

Oysa Türk milletinin içerisinde bulunan etnik farklılıklar onları azınlık yapmamaktadır. Kültürü, inancı, tarihi, örfü, kökeni vb özellikleri ile “tek bir millet” olan Türk milleti, etnik ayrımcılığa tabi tutularak parçalanmak istenmektedir,

– “Yerel dini makamlar, vaaz ve yayınlarında zaman zaman misyonerlik faaliyetlerine karşı hasıma ne tutum içerisinde olmaktadır” (73).

Camide imamın yaptığı konuşmaya bile müdahale eden AB, hangi vicdan ve din özgürlüğünden bahsediyor; elbette bunu anlamak mümkün değildir. Kaldı ki, misyonerlik faaliyeti, siyasi bir olgu olup; ülkelerin işgal edilmesinde öncü kuvvet vazifesi görmektedir. Afrika Kıtası devletlerinin tarihi, “misyonerlikle başlayan işgal süreci”ni bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır.

Bu maddede son derece önemli bir gerçek ile karşılaşmaktayız; ülkemizde yaygınlaştırılan “AB’ye girersek muhafazakar insanların inançlarını daha rahat yaşayacakları” dezenformasyonu ile, millet ve devlet karşı karşıya getirilmek istenmektedir.

Bugün camide imamın yaptığı konuşmaya bile tahammül edemeyen AB’nin bu gayr–i vicdani ve gayr–ı insani tavrının, yarın bundan farklı bir tutum olarak ortaya çıkacağını beklemek elbette mümkün değildir. Kaldı ki, ülkemizde  kilise çanları özgürce çalarken; AB topraklarında açıktan ezan okumak dahi mümkün olmamakta, hatta hasbelkader açıktan ezan okumaya kalkışan olsa, derhal suç işlemiş kabul edilmektedir.

Dolayısıyla Sosyal Devlet/Milli Devlet olarak, gerçek özgürlüklerin ülkemizde yaşandığına dikkat çekerken; bütün dünyaya geçmişte olduğu gibi bugün de örnek olacak milletin, tarihi, gelenekleri ve kültürü ile “Türk milleti” olduğunu göstermemiz gerekmektedir.

– Diyarbakır Protestan Kilisesi ve Yehova Şahitlerinin dernek kurma talepleri kabul edilmiş bu olumlu bir adımdır, ancak azınlık vakıflarının mülkiyet hakları ile ilgili kısıtlamalar devam etmektedir’’ (74).

Azınlık vakıfları ile ilgili hükümetin verdiği birçok tavize rağmen; AB’nin istedikleri, açıkça Lozan öncesine dönülmesidir, Sevr’in hayata geçirilmesidir. Anadolu’nun binlerce yıldan beri Türk toprağı olduğu gerçeğini göremeyen AB ile, gerçekten sadece iletişim problemi değil, aynı zamanda köklü bir doku uyuşmazlığı yaşandığı ortadadır.

– “Ekümenik Patriğin bu sıfatını kamusal alanda kullanması yasaktır.Bunun önündeki engeller kaldırılmalıdır’’ (75).

Fener Patrikliği, Lozan  antlaşması ile Fatih ilçesi kaymakamına bağlanmıştır. AB’nin talebi istikametinde şayet “ekümeniklik” diye sıfatı kabul edilirse; hem Lozan hiçe sayılacak, hem de sur içinde bir “din devletinin temeli atılmış” olacaktır.

– “Nisan 2006’da nüfus kağıdında din belirtme zorunluluğu kaldırılmıştır,ancak din hanesi komple kaldırılmalıdır. Bu endişe verici bir tutumdur’’(76).

Türk milleti Müslüman’dır. Bu gerçeği kabul etmek istemeyen AB, nüfus kağıdında bile bu gerçeğin ifade edilmesinden rahatsızlık duymaktadır. Avrupa’da, Hıristiyanlığa mensup olanlar kimliklerini bir kiliseye kayıt ettirerek ilan ederken; ülkemizde milletimiz, inancını nüfus kağıdına yazdırarak ifade etmektedir. Kağıt üzerinde yazılı olan bir ifadeye bile tahammül edemeyen bir zihniyetin, Türk milletinin inancına tahammül etmesi elbette mümkün değildir.

Burada AB’nin vermek istediği mesaj şudur; Türk Milleti, kendi kimliğini ve kendi inancını koruduğu müddetçe, onu üyeliğe kabul etmemiz mümkün değildir.

– “Eşcinsel dernekleri geçmişte olduğundan daha az bir güçlükle karşılaşmaktadırlar; bu olumlu bir gelişmedir’’ (77).

İnsanı, “iktisadi bir hayvan” olarak değerlendiren kapitalist düşünce anlayışı, insanı tanıyamadığı için onu tatmin etmesi de elbette mümkün değildir. Bu toplumlarda ortaya çıkan sapkın eğilimler, insanın doğasının tanınmaması ile alakalıdır.

İnsanı tanımayanların, onu tatmin etmesi de elbette mümkün değildir. Bu şartlarda ortaya çıkan hastalıkları tedavi etmek yerine, bunu doğal bir davranış olarak gören düşünce sistemlerinin insanlığa verecekleri çok fazla bir şey de bulunmamaktadır.

– “TSK iç hizmet kanunu değiştirilmelidir; Silahlı Kuvvetler, hala görüş açıklamaya devam etmektedir’’ (78).

Ülkenin güvenliğinden sorumlu kurumların ülke güvenliği tehdit altındayken konuşmasına ve ülkenin toprak bütünlüğüne yönelik tehditleri bertaraf etmesine, ancak bu topraklar üzerinde hesabı olanların rahatsızlık duyması mümkündür. Aksi taktirde, elbette ülke yararına olan herkesin konuşması, hem demokrasinin, hem de insan haklarının gereği ve hatta bu kurumların vazifesidir.

– "AİHS (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) 13. ek protokolü her koşulda ölüm cezasını reddetmektedir. Şubat 2006’da bu onaylanmıştır. Olumlu bir adımdır’’ (79).

Kasten ve taammüden can almanın cezası ne olmalıdır? Bu konuyu, hukuk bölümünde ele aldık; şu kadar söylemek gerekir ki, ceza, işlenilen suça mukabil ölçüde olmalıdır. Aksi taktirde ne adalet, ne de kamu düzeni sağlanabilir.

– “Socrates, Leonardo da Vinci, Youth programlarının devreye konması gerekmektedir’’ (80).

Her milletinin kendi tarihinden, kültüründen, inancından beslenen bir eğitim modeli olmalıdır. Gençliğimizin, Türk milletinin kimliğini oluşturan ve bağrında bulunan değerleri tanıması, her şeyden önce kendi değerleri ile barışması lazımdır.

Acaba, bize Socrates’i eğitim programlarımız adına tavsiye edenler, kendi gençlerine ne kadar M. Kemal Atatürk’ü veya Mevlana’yı örnek olarak anlatmaktadırlar.


66– Bkz. 2006 yılı İlerleme Raporu
67– Bkz. 2006 yılı İlerleme Raporu
68– Bkz. 2006 yılı İlerleme Raporu
69– Bkz. 2006 yılı İlerleme Raporu
70– Bkz. 2006 yılı İlerleme Raporu
71– Bkz. 2006 yılı İlerleme Raporu
72– Bkz. 2006 yılı İlerleme Raporu
73– Bkz. 2006 yılı İlerleme Raporu
74– Bkz. 2006 yılı İlerleme Raporu
75– Bkz. 2006 yılı İlerleme Raporu
76– Bkz. 2006 yılı İlerleme Raporu
77– Bkz. 2006 yılı İlerleme Raporu
78– Bkz. 2006 yılı İlerleme Raporu
79– Bkz. 2006 yılı İlerleme Raporu
80– Bkz. 8 Mart 2001–Katılım Ortaklığı Belgesi

B) Ekonomi ile İlgili Deliller

2006 yılı AB'nin Türkiye İlerleme raporuna göre; "KİT’lerin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’daki (GSYİH) payı % 5 seviyesine inmiştir. Bu olumlu bir gelişmedir’ .

Oysa AB ülkelerinde, IMF ve OECD verilerine göre  devletlerin ekonomi içerisindeki payı % 40’ların üzerindedir. Fransa’da ise % 50’nin üzerindedir. Devletin en kârlı kurumlarının global sermaye sahiplerine satılmasını bize tavsiye eden AB, kendi topraklarında tam tersi uygulamlarını görmekteyiz. (81).

AB sürecinde % 25’ler den % 5’lere düşürülen devletin ekonomideki payı, ülkemizin bedava fiyatlardan nasıl talan edildiğini göstermektedir.

– “Tarıma verilen ürün destekleri tamamı ile kaldırılmalıdır’  (82).

Tarım bölümünde, AB’nin bütçelerinde en yüksek payın tarıma ayrıldığını, stoklarında tarım fazlaları olduğunu; ülkemizde ise ürün desteklerinin kaldırılarak iç piyasalarıımızın global tarım kuruluşlarının pazarı haline getirilmek istendiğini örnekleri ile detaylandırdık. İlerleme raporundaki bilgilerde buna işaret etmektedir.

– “Merkez Bankasının bağımsızlığı ve kamu finansmanın Merkez Bankası tarafından yapılmasının yasaklanması olumlu adımlardır’  (83).

Her iki uygulama da, ülkelerin globalleşme adı altında finanssal olarak, global sermaye sahipleri tarafından esir alınmasının en önemli iki adımıdır.

Kamu, piyasaların ihtiyaç duyduğu sermayeyi Merkez Bankası üzerinden değil de, maliyetli paralarla sağlamaya başladığında; ülke maliyesi borç–faiz sarmalının içine itilmiş demektir. Bunun devamı ülkelerin bu borcu ödemek için vergileri arttırması, kamu harcamalarını kısması ve siyasi olarak
borçlu olduğu lobilere bağımlı olmasıdır.

– “Piyasa düzenleme işlevi bağımsız düzenleyici kurullara devredilecektir. Kamu ihaleleri, RTÜK, Bankacılık, Enerji, Telekomünikasyon, tütün ve şeker gibi alanlarda bağımsız düzenleyici kurullar oluşturulmuştur” (84).

Bu tarz üst kurulların oluşturulması, global sermaye sahiplerinin devletin yetkilerini ve milletin iradesini kısıtlamak için devletlere kabul ettirdikleri uygulamalardır. Devletler “sözde bağımsız” hale getirilerek; piyasalar, IMF ve Dünya
Bankası vesilesiyle devletlerin kontrolünden global lobilerin kontrolüne geçirilmektedir.

– “2002 yılı sonu itibari ile özelleştirme kapsamı dahilinde devlet, petrol dağıtımı, hayvan yemi, süt ürünleri, havaalanı yer hizmetleri ve çimento işinden çekilmiştir. Dokuma, gübre, petro–kimya, içki, hammadde, madencilik, liman işletmeciliği, doğalgaz dağıtımı ve bankacılıktan tamamı ile çekilecektir’’(85).

2006 yılı itibari ile devlet, çekilmeyi taahhüt ettiği sektörlerin hemen hemen tamamından çekilinmiş; finans piyasalarındaki yabancı payı % 35’lere ulaşmıştır. Madenlerimiz, çıkartılan kanunlarla yabancı global maden firmalarına devredilmiştir. Finanssal krizlerin çıkış sebepleri irdelendiğinde, bu krizlerin yerel piyasaları kontrol eden global bankalar ve finans kuruluşları tarafından çıkartıldığı görülecektir. Bu çalışmamızda, konuyla ilgili geniş örneklere yer verilmektedir.

– “Sosyal Güvenlik harcamaları kısılarak açıkları azaltılacak’’ (86).

Yeni çıkarılan Sosyal Güvenlik düzenlemesi ile, verilen bu söz, yerine getirilmiş; devletin, “sosyal” vasfı iyice azaltılmıştır. Vatandaşlar, artık en basit ilaçları bile Sosyal Güvenlik kapsamında almakta zorlanmaktadır. Emeklilik yaşı ve prim-
leri yukarı çekilmiştir. Sosyal Güvenlik konusunda meseleye daha geniş olarak değinmekteyiz.

– “Sermaye hareketlerinin tam serbestleşmesi sağlanacaktır’’ (87).

Bir anda ülkelerin finans piyasalarına giren ve çıkabilen sermaye hareketleri, boyutlarının da büyüklüğü dikkate alındığında ülke ekonomilerini bir anda alt üst edebilmektedir.

Dünyada, Paul Krugman’ın da altını çizdiği üzere “her 19 ayda bir çıkan finanssal kriz”lerin temel sebebi, sermaye hareketlerindeki bu tam serbestlik uygulamasıdır. Böyle bir uygulama ile ulusal piyasalar, global sermaye sahiplerinin hem kontrolüne geçmekte, hem de bu ecnebi sermaye sahipleri anlık hareketlerle çok büyük kârlar elde ederken, bunu ödemek de milletin vergilerine kalmaktadır.

– “Vergi tabanı genişletilecek’’ (88).

Globalizmin vergi anlayışı şudur: Global firmalardan alınan vergiler azaltılırken; vergi yükü, kayıt dışı adı altında vergi tabanının genişletilmesi ile milletlerin sırtına yüklenmektedir 

– “TMSF’ye Merkez Bankasının avans vermesine imkan tanınmıştır’’ (89).

Ülkemizde, önce bankaların batmasına göz yumulmuş, sonrasında da bu borcun devlet garantisine alınması sağlanmıştır. Böylece yük, milletin omuzlarında kalmıştır. Merkez Bankası’nın Hazine’ye borç vermesine yasak getiren zihniyet, söz konusu global sermayenin alacakları olduğunda Merkez Bankası’nın TMSF’ye avans vermesini istemekte, bu da hükümet tarafından kabul edilmektedir.

– “Euro’nun çıkarlarının korunması’’ (90).

Yabancı paranın çıkarlarını iç piyasada korumaya yönelik bir iktisat modeli hem yerli parayı, hem yerli kalkınma modellerini bitirecek; hem de ülke ekonomisinin, çıkarları korunan yabancı para sahibi devletlerin kontrolüne geçmesine imkan tanıyacaktır.

TL’ye itibar kazandırmayı hedeflediğini söyleyen iktidar partisinin, Euro’nun çıkarlarını koruyarak bunu yapamayacağı açıkça ortadadır.

Bir ülkenin parasının çıkarı, o ülkenin bir bütün olarak ekonomisinin çıkarlarını ifade eder. Hükümetlerin vazifeleri kendi ülkelerinin ve de kendi paralarının çıkarlarını korumaktır.

– “IMF ve Dünya Bankası ile sürdürülen yapısal reformların sürdürülmesi’’ (91).

AB ile IMF ve Dünya Bankası, görünüşte birbirlerinden bağımsız olmalarına rağmen; daha önce de ifade ettiğimiz üzere AB süreci, IMF ve Dünya Bankası’nın da desteği ile global sermaye sahipleri ve ABD’nin ülkemiz üzerindeki hedef lerini elde etmesine hizmet etmektedir. Bu yüzden, IMF ve Dünya Bankası ile ilişkiler sözde katılım süreci ile alakalı olmamasına rağmen, AB’nin böyle bir talepte bulunması son derece normaldir.


81– General Goverment Exspenditure and Reevenue in The EU in 2003 Eurostat
82– Bkz. 2006 yılı İlerleme Raporu
83– Bkz. 2006 yılı İlerleme Raporu
84– Bkz. 23 Haziran 2003 tarihli Ulusal Program
85– Bkz. 23 Haziran 2003 tarihli Ulusal Program
86– Bkz. 23 Haziran 2003 tarihli Ulusal Program
87– Bkz. 23 Haziran 2003 tarihli Ulusal Program
88– Bkz. 23 Haziran 2003 tarihli Ulusal Program
89– Bkz. 23 Haziran 2003 tarihli Ulusal Program
90– Bkz. 8 Mart 2001–Katılım Ortaklığı Belgesi
91– Bkz. 8 Mart 2001–Katılım Ortaklığı Belgesi

 

C) AB'nin Ne Olduğunu Dair Diğer Tespitler

AB’nin resmi rapor ve kararlarının yanı sıra, Türk hükümetlerinin çıkarttığı uyum yasaları ele alındığında, AB’nin ne olduğuna dair temel tespitleri daha da çoğaltmak mümkün dür. Bu bağlamda şu gerçeklerin de altını çizmek kaçınılmazdır.

– AB, milli egemenliğin yabancılara devredilmesidir. Anayasamıza göre, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. AB üyeliği durumunda millete ait olan bu egemenlik, artık milletin seçtiği vekilleri aracılığı ile kullanılamayacaktır. TBMM, sadece AB
parlamentosunun aldığı kararları yasalaştıran bir kurum haline gelecektir. 17 Aralık 2004 tarihli raporda ayrıca AB, AİHM kararlarına da tam olarak uyulmasını maddeleştirmiştir.

–  Yine 2004 yılındaki İlerleme raporuna göre, Fırat ve Dicle suları ile bölgedeki barajların AB yönetimine devredilmesi istenmektedir. Bu, ülkemiz topraklarında parçalanmanın  önünü açacağı gibi, devlet iradesinin de AB’ye teslim edilmesidir.

– AB, asırlardan beri “tek vücut” olmuş milletimizin 36 etnik parçaya bölünmesi demektir. İlerleme raporuna göre, AB, Türkiye’yi etnik olarak da, dini olarak da bölmektedir. AB, Lozan’da “azınlık” olarak belirtilen Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler dışında Kürtleri, Katolikleri, Protestanları, Süryanileri, Keldanileri, Alevileri, Bahaileri de azınlık olarak değerlendirerek, Türkiye’den, bunları tanımasını istemektedir.

Yine bu rapora göre AB, Boşnakça, Kürtçe, Arapça yayınların yansıra, Ermenice, Rumca ve Lazca yayınların yapılmasını talep etmektedir.

– AB süreci Türk topraklarının satılmasıdır.

AB’ye uyum adı altında hazırlanan uyum paketleri çerçevesinde AKP hükümeti döneminde 45 günde 3  yasa çıkarılmıştır. Nitekim; 01 Haziran 2003 tarihli Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu, 03 Temmuz 2003 tarihli Köylerden Yabancılara Toprak Satışına İzin Veren Kanun, 19 Temmuz 2003 tarihli Yabancılara Gayrımenkul Satışına İzin Veren Kanun, bu bağlamda çıkartılmış kanunlardır.

Bu yasalar neticesinde 68 ülke vatandaşı, 70 ilimizde, 42 bin 884 mülk edinmiştir. GAP bölgesinde 450 bin dönüm arazi İsraillilere geçmiştir. Yabancılara toprak satışına izin veren yasa ve doğrudan yabancı yatırımına destek yasası ile Türkiye’deki önemli maden yatakları yabancı şirketlerin eline geçmektedir.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur: Bu bölgelerde tarım ve hayvancılıkla hayatını sürdüren vatandaşlarımız, yüksek girdi maliyetlerinden dolayı pahalıya mal ettikleri ürünlerini  ürün desteklemeleri de kaldırıldığı için ya hiç kâr etmeden veyahut çok az kârlarla satmak zorunda kaldıklarından dolayı, kendi geçimlerini dahi bu yolla temin edememekte, her geçen gün daha fazla zorlanmaktadırlar.

Böylesi vahim ekonomik şartlara mahkûm edilen tarım köylüsüne, topraklarını, satın alan yabancılara satmaktan başka seçenek kalmamaktadır.

– Ekonomide IMF düzenine devam edilmesinin, kamu bankalarının ve KİT’lerin satılmasının talep edildiği AB sürecinde, gümrük duvarlarının da tamamen kaldırılması istenmektedir. Bu, daha henüz üyeliğe adaylık öncesinde Türkiye’nin tam bir açık pazar haline getirilmesidir.  

– AB, milletimizin, Lozan Antlaşmasına aykırı olarak, misyonerlik faaliyetlerine teslim edilmesi demektir.

AB uyum çalışmaları çerçevesinde yapılan kanuni değişikliklerle bugüne kadar ülkemizde 40 bini aşkın kilise evi açılmıştır.

2004 tarihli İlerleme raporuna göre “Türkiye AB ile yoğun bir siyasi ve kültürel diyalog içine girecektir. Misyonerlik faaliyetleri de bu kültürel etkileşimin bir parçasıdır.”  

– AB süreci Türk milletinin kendi medeniyetinden kopartılması,  coğrafyasındaki tarihi misyonu ve şerefli duruşundan uzaklaştırılması, kimliksiz ve kişiliksiz bırakılmasıdır.

Türkiye, tarihinden gelen misyonu ve duruşuyla Doğu ile Batı arasında köprü olduğu gibi, geçmişinde liderlik yaptığı İslam ve Türk dünyası için halen eski konumunu korumaktadır. AB üyeliği, bu coğrafyalarda tekrar baş olabilecek bir Türkiye’nin önünü
keseceği gibi; farklı bir medeniyetin kabulü, Türk milletinin, kimliğinden ve medeniyetinden tamamen kopması manasına gelmektedir. Atatürk, 1921 yılında şu tespitleri yapıyor:

"Bana göre, Türkiye Doğu ve Batı dünyasının sınırındaki coğrafi konumuyla ilginç bir rol oynuyor. Bu durum bir yanıyla faydalı iken, diğer yanıyla tehlikelidir. Batı emperyalizminin doğu ya yayılmasını durdurabildiğimiz için, Türkiye’yi öncü olarak gören bütün doğu halklarının sempatisini kazanmış bulunuyoruz. Diğer yandan bu durum bizim için tehlikelidir. Çünkü, Doğu’ya yönelen saldırının bütün ağırlığı öncelikle bizim üzerimizdedir ve Batı’nın bütün nefreti bizim üzerimizde yoğunlaşmış bulunuyor...”(92).

– Yasama, yürütme ve yargı erklerinin AB’ye devri, aslında devlet iradesinin ve milli egemenliğin AB’ye devri demektir. Bu durumda ise, bağımsız bir devletin varlığından artık söz etmekte mümkün değildir

– AB' nin talepleri Sevr’in ta kendisidir. Gerek Katılım Ortaklığı belgesindeki maddeler, gerekse ilerleme raporlarında Türkiye’den istenilen hususlar, Birinci Dünya savaşının akabinde önümüze konulan Sevr antlaşmasının maddeleri ile nerede ise cümle cümle aynıdır. Dün bir savaşın kaybedilmesi sonucunda Sevr’i imzalamaya zorlanan milletimizin bugün hangi savaşı kaybettiği için AB sürecinde yukarıda ifade ettiğimiz yasaları çıkardığını anlamak mümkün değildir.

– AB, sözde Ermeni soykırımına onay vermektir. 17 Aralık 2004 tarihli raporda, “trajik olaylarla ve özellikle de 1915–1916’da bölgede yaşanan insani acılarla ilgili olarak Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinde Ermenistan’la bu olaylarla ilgili olarak bir iyileşme yaşanmalıdır” denmektedir. 
Bu, sözde soykırımın  tanınması anlamındadır.

92– Metin Aydoğan, AB Tam Üyelik ve Türkiye

– AB, Ege’yi Yunan gölü haline getirmektir. 12 Aralık 1999 tarihli raporunda “Ege sorunu için Lahey Adalet Divanı’na gidilebilir” denmektedir. 17 Aralık 2004’de ise, söz konusu talebe, “karşılıklı görüşmeler yoluyla çözülecek” ibaresi konulmuştur. Bugüne kadar Lahey’den, en haklı davasında bile Türkiye lehine tek bir karar çıkmadığı hatırlanırsa; Ege meselesinin nereye varacağı açıkça görülecektir.

– AB, İstanbul sur içinde din temelli bir devletin varlığını kabul etmek demektir. İlerleme raporunda AB, açıkça Patriğin Ekümenik sıfatını kamusal alanda kullanmasının önünün açılmasını talep etmektedir. Heybeliada Papaz Okulunun açılması da raporda istenmektedir.

– AB, Rum Pontus hayalcilerine Karadeniz’imizde;  Kürdistan hayalcilerine Güneydoğumuzda; Ermenistan hayalcilerine Kars–Ardahan–Ağrı yörelerimizde zemin açmaktır.

– AB süreci Kıbrıs’ın Rumlara devridir. Avrupa Parlamentosu kararlarında, KKTC’deki Türk Silahlı Kuvvetlerinin “işgalci olduğu”na dair nitelemeler vardır. 9 Kasım 2005 tarihli İlerleme raporunda ise, Kıbrıs Rum Kesimi bandıralı gemilerin Türk kara sularına girişine izin verilip, ticari ilişkiye geçileceği karara bağlanmıştır.

Bu şartlar altında Sosyal Devlet/Milli Devlet’in AB ile bir birlikteliği ülke menfaatleri açısından uygun görmesi mümkün değildir.

Ülkemizde bazı siyasilerin mücadele ederek AB’ye gireceğiz iddiası, Türk Milletinden gerçeklerin saklanmasından başka bir şey değildir. Zira AB, Türkiye ile pazarlık etmemekte sadece ev ödevi vermektedir. Bu ödevlerin tamamı ile yerine getirilmesi sonucunda dahi AB’ye girilmesi mümkün değildir.

Çünkü bu ev ödevlerin tamamının yerine getirilmesi geride bir devlet bırakmayacaktır.

– AB’ye girildiği taktirde Türk insanına iş bulunacağı iddiası da gerçeklerle uzaktan yakından alakalı değildir.

Çünkü AB ‘nin başındaki en büyük iktisadi problem işsizliktir. Gerçek işsizlik rakamları eğer yarı zamanlı istihdam rakamları da dikkate alındığında % 40’lara yaklaşmaktadır (93).

Bu konuyu işgücü ile ilgili bölümde detaylandırdık. Dolayısı ile işsizliğin kol gezdiği bir dünyada Türk insanına iş bulunacağı iddiası içi boş bir sözdür.

Sosyal Devlet/Milli Devlet, bu ham hayallerin karşına, değil kendi insanına, diğer ülkenin vatandaşlarına da istihdam yaratacak gerçek bir model ile, Milli Ekonomi Modeli ile çıkmaktadır. AB’nin ülkemizi ve ekonomimizi tehdit eden bölücü ve çökertici dayatmalarına, daha birçok madde eklemek mümkündür.

Ancak bu kadarla yetinerek, AB sürecinin Türkiye’nin parçalanma, bölünme ve teslim alınma süreci olduğunu belirtmekle bu konuyu noktalayalım…

Ülkemiz, bir taraftan bu kadar yapısal değişiklikle her sahada bir tasfiye sürecinin içerisine sokulurken; diğer taraftan yukarıda da ifade ettiğimiz üzere AB’nin Türkiye’yi içine alması mümkün değildir. Zaten AB Komisyonu kararları ve üye ülkelerin yetkilileri, Türkiye için “tam üyeliğin mümkün olmadığı”nı gizlememektedirler… Bunun birçok sebebi vardır.

92– Metin Aydoğan, AB Tam Üyelik ve Türkiye
93– European Commıssıon Employment in Europe 2003, Trends and Prospects Luxemburg 2002.

 

II. AB NEDEN TÜRKİYE'Yİ İÇİNE ALMAK İSTEMİYOR

 

a– AB, bir kültür ve medeniyet birliğidir. Türk milletinin kültürü ve medeniyeti ile uyuşması mümkün değildir. Bunu AB üyesi ülkelerin siyasileri ve düşünürleri de ifade etmektedirler.

b– AB topraklarında var olan işsizlik rakamları ve Avrupalıların buna çözüm bulamıyor olmaları, birliğin geleceğini ciddi olarak tehdit ederken; bir de Türkiye’nin istihdam yükünü taşımaları mümkün değildir.

c– AB içerisinde fonların bölüşümü ciddi bir tartışma konusu iken; bir de bu pastadan nüfusunun kalabalık olması sebebi ile Türkiye’nin büyük bir pay alması, AB üyesi ülkeler için kabul edilir değildir.

d– Tarım kesimi, AB bütçesinden en büyük payı alırken; bu Fransa göreceli olarak paydan aslan payı almaktadır. Oysa Türkiye’nin bir tarım ülkesi olduğu düşünüldüğünde; bunun AB içerisinde fonların oranını ve AB çiftçisini ciddi şekilde etkileyeceği aşikardır. Elbette bunun da AB üyesi ülkeler ve özellikle Fransa tarafından kabul edilmesi mümkün değildir.

e– Türkiye, Gümrük Birliği’ne zaten sokulmuş; AB üyesi ülkeler, dış ticarette istediklerini elde etmişlerdir. 1 Ocak 1996 yılında ülkemizde davul–zurna ile Gümrük Birliği kutlanırken; ne türlü tarihi bir yanlışa imza atıldığı kamuoyundan saklanmıştı. Dönemin Fransa Ankara Büyükelçisi Eric Routean “Türkiye büyük ödünler verdiği çok haksız bir antlaşmaya imza attı. Bu antlaşma yeniden düzenlenmezse, Türkiye ekonomisi açısından bir felaket olacaktır. Avrupa, pazar istiyordu; istediğini
fazlası ile elde etti”; dönemin Almanya Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel ise “Türkiye, bizim Cezayir’imizdir” demişlerdi (94).

Gerçekten de 1995 yılında AB ile aramızdaki dış ticaret açığı, Gümrük Birliğine girdiğimiz 1996 yılında % 100 artış göstermiş; arkasından da sürekli artarak günümüze kadar gelmiştir.

1 Ocak 1996 yılından Ekim 2006 yılına kadar AB ile aramızdaki dış ticaret açığının toplamı 107.712 milyar dolara çıkmıştır (95).

Türkiye’nin, bu cari açığını dışarıdan gelen faizli sıcak para ile sübvanse ettiği ve dışarıdan gelen dövizin içeride YTL’ye çevrilerek DİBS şeklinde devlete satıldığı dikkate alındığında; sözkonusu 107 milyar dolarlık borcun faiz yükü ile birlikte Türkiye ekonomisine verdiği zararın çok daha büyük olduğunu tahmin edilebilir.

Zaten Türkiye’nin üyeliğe kabulü için en son “bütün üye ülkelerin onayı”nın gereği ve üye ülkelerin bunu referanduma götüreceklerini açıklamaları, Türkiye’yi üyeliğe asla almayacaklarının açık bir işaretidir.

Bir diğer önemli nokta da şudur: AB, uyguladığı yanlış para politikaları neticesinde, ne kendi işsizliğine çözüm  bulabilmekte, ne de Sosyal Güvenlik sistemlerindeki çatlaklarını onarabilmektedir. Gelecek yıllar, sahip oldukları mantaliteyi değiştirmedikleri sürece, AB için çok zor geçecektir. Böyle giderse 10–15 yıl içerisinde dağılmaları kaçınılmazdır.

f– Her şeyden önce AB, sadece iktisadi ve siyasi bir birlik değildir. AB, büyük bir medeniyet projesidir. Hıristiyan kültürü etrafında Avrupa ülkelerinin birleşmesi ve tek bir Avrupa devleti haline getirilmesidir.

Atılan adımlarla ortak bir para birimi, ortak milli marşı, ortak bayrak, ortak parlamento ve yakın zamanda devreye girecek olan ordusu ile Büyük Avrupa Devleti var edilmektedir.

Türk milletinin, böylesi bir birliğe üyeliği, yukarıdaki saydığımız “ortak devlet” unsurlarını kabulü; kendi tarihini, medeniyetini ve Cumhuriyetini unutması demektir. Kaldı ki böyle bir birlikteliği, AB üyesi ülkeler kabul etmemektedirler.

94– Bkz. Metin Aydoğan, Avrupa Birliğini Yaratan Nedenler ve Türkiye
95– Bkz. Dış Ticaret Müsteşarlığı... Her yılın resmi verileri toplanarak bu sonuç elde edilmiştir.

 

III. NASIL BİR BİRLİKTELİK?

Uluslararası ilişkiler dikkate alındığında, devletlerin tek başlarına dünya sahnesinde yer almaları zor, belki de imkânsızdır. Bu nedenle, devletler arasında tarih boyunca çeşitli menfaat birlikteliklerine gidildiği bilinen bir gerçektir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti de, kendi menfaatleri istikametinde birlikteliklere elbette dahil olmalıdır. Ancak bu, AB örneğinde olduğu gibi, sadece tek taraflı verilen tavizlere dönüşen ve aslında Türkiye için bir “yok olma süreci” projesi olmamalıdır. AB üyesi devletler incelendiğinde; pek çoğunun, Kurtuluş Savaşı sırasında topraklarımızı işgal eden, vatanımız üzerinde gözü olan ülkeler olduğu görülecektir. Türkiye’nin böyle birliktelikten bir yararı olmayacağı açıktır.  

Milli Devlet anlayışında, dünya devletleri ile kurulacak birliktelikler için belirlenen temel ölçü, “Türkiye’nin menfaatlerinin azami derecede korunması”dır. Topraklarımızda hesabı olmayan, bizi ve kimliğimizi değiştirerek vatanımızı ele geçirme ihtirası taşımayan devletler, elbette ki mevcuttur. Türkî Cumhuriyetler, Türk–İslam dünyası, Uzakdoğu ülkeleri ve topraklarımızda ve kaynaklarımızda gözü olmayan sair devletler bu çerçevede değerlendirilebilir.  Geçmişte yüzyıllarca liderlik yaptığımız, hakimiyetimiz altında yaşamış olan ülkeler ve halklar, bugün dahi kuracağımız böylesi ortaklıklarda Türk milletini yine baş olarak görmek istemektedir.

Önce bölgesinde ve sonra da dünyada “lider bir Türkiye”nin temellerinin atılacağı birliktelikleri  Milli Devletle hayata geçirmekteyiz.

II. BÖLÜM:

SOSYAL DEVLET OLARAK MİLLİ DEVLET OLMAK

Sosyal Devlet kavramı, hemen hemen bütün devletlerin anayasalarında ki temel hükümlerdendir. Bütün iktisat görüşleri, Sosyal Devleti veya refah devletini hayata geçireceğini iddia eder. Ama ilk defa hiçbir iktisadi modelin hayal bile edemediği bir Sosyal Devlet anlayışını, Milli Devlet Modeli hayata geçirmekte ve bunun teorik–pratik temellerini ortaya koymaktadır.

Gerek Sosyal Devlet kavramına yaklaşımı, gerekse bunun uygulanması için gerekli olan finansmanın oluşturulması noktasında şu ana kadar ifade edilen Sosyal Devlet yaklaşımlarından bambaşka bir Sosyal Devlet anlayışını uygulamaya koymaktayız.

Önce şu soru ile konuyu açabiliriz: Neden Sosyal Devlet / Milli Devlet?

Milli Devlet’in vazifelerini tarif ederken, insanların doğuştan gelen hakları olduğunu ifade etmiştik. Bunları yaşatmak ve korumak ise devletin vazifesidir. İşte bu hakları yaşatmakla mükellef olan devlet, sosyal sorumluluklar taşımaktadır.

Sosyal Devlet olmak devletin vatandaşlarına karşı bir ikramı değil, onun varlığının gereği ve vazifesidir.

Yani işsiz bir insana işsizlik parası vermek, devletin ona bir ikramı değildir. Çünkü devlet, vatandaşlarına iş bulmak zorundadır; yani yaşamak isteyen devlet, vatandaşlarını yaşatmak durumundadır. Eğer bir birey iş bulamıyorsa, bunun sorumluluğu devlete aittir ve bu eksiğini telafi edinceye kadar ona işsizlik maaşı vermek zorundadır.

Devletin, gelirlerinin vatandaşına hizmet olarak geri döndürmesi ve milletinden topladığından daha fazlasını milletine vermek suretiyle sosyal adalet ve adil gelir paylaşımını sağlama karakterine haiz devlete, “Sosyal Devlet” diyoruz. 

Anayasamıza göre, Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir “Sosyal Hukuk Devleti”dir.  

Anayasamızda yer almasına rağmen, tam manasıyla hayata geçirilememiş olan Sosyal Devlet anlayışı, ancak Milli Ekonomi Modeli ve Milli Devlet  tezimizle işlerlik kazanacaktır.

Anayasa Mahkemesi’nin 27 Eylül 1967 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan Sosyal Devlet tanımı şöyledir: “İnsan hak ve hürriyetlerine saygı gösteren, ferdin huzur ve refahını gerçekleştiren ve teminat altına alan, kişiyle toplum arasında denge kuran, emek ve sermaye ilişkilerini dengeli olarak düzenleyen, özel teşebbüsün güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayan, çalışanların insanca yaşaması ve çalışma hayatının kararlılık içinde gelişmesi için sosyal, iktisadi ve mali tedbirler alarak çalışanları koruyan, işsizliği önleyici, milli gelirin adalete uygun bir şekilde dağılmasını sağlayıcı tedbirleri alan, adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini yükümlü sayan, hukuka bağlı kararlılık içinde ve gerçekçi bir özgürlük rejimi uygulayan bir devlet.”

Milli Ekonomi Modeli ve onun siyasi açılımı olan Sosyal Devlet / Milli Devlet tezi, tam bir “Sosyal Hukuk Devleti”nin hayata geçirilmesi projesidir.

Milli Devletin tarif ettiği Sosyal Devlet anlayışının üç ayağı vardır: 1– Sosyal Güvenlik, 2–  Sosyal Hizmet, 3– Sosyal Destek. Bunları tek tek ele alalım.

A) SOSYAL GÜVENLİK

Sosyal Devlet kavramı, hemen hemen bütün devletlerin anayasalarında ki temel hükümlerdendir. Bütün iktisat görüşleri, Sosyal Devleti veya refah devletini hayata geçireceğini iddia eder. Ama ilk defa hiçbir iktisadi modelin hayal bile edemediği bir Sosyal Devlet anlayışını, Milli Devlet Modeli hayata geçirmekte ve bunun teorik–pratik temellerini ortaya koymaktadır.

Gerek Sosyal Devlet kavramına yaklaşımı, gerekse bunun uygulanması için gerekli olan finansmanın oluşturulması noktasında şu ana kadar ifade edilen Sosyal Devlet yaklaşımlarından bambaşka bir Sosyal Devlet anlayışını uygulamaya koymaktayız.

Önce şu soru ile konuyu açabiliriz: Neden Sosyal Devlet / Milli Devlet?

Milli Devlet’in vazifelerini tarif ederken, insanların doğuştan gelen hakları olduğunu ifade etmiştik. Bunları yaşatmak ve korumak ise devletin vazifesidir. İşte bu hakları yaşatmakla mükellef olan devlet, sosyal sorumluluklar taşımaktadır.

Sosyal Devlet olmak devletin vatandaşlarına karşı bir ikramı değil, onun varlığının gereği ve vazifesidir.

Yani işsiz bir insana işsizlik parası vermek, devletin ona bir ikramı değildir. Çünkü devlet, vatandaşlarına iş bulmak zorundadır; yani yaşamak isteyen devlet, vatandaşlarını yaşatmak durumundadır. Eğer bir birey iş bulamıyorsa, bunun sorumluluğu devlete aittir ve bu eksiğini telafi edinceye kadar ona işsizlik maaşı vermek zorundadır.

Devletin, gelirlerinin vatandaşına hizmet olarak geri döndürmesi ve milletinden topladığından daha fazlasını milletine vermek suretiyle sosyal adalet ve adil gelir paylaşımını sağlama karakterine haiz devlete, “Sosyal Devlet” diyoruz. 

Anayasamıza göre, Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir “Sosyal Hukuk Devleti”dir.  

Anayasamızda yer almasına rağmen, tam manasıyla hayata geçirilememiş olan Sosyal Devlet anlayışı, ancak Milli Ekonomi Modeli ve Milli Devlet  tezimizle işlerlik kazanacaktır.

Anayasa Mahkemesi’nin 27 Eylül 1967 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan Sosyal Devlet tanımı şöyledir: “İnsan hak ve hürriyetlerine saygı gösteren, ferdin huzur ve refahını gerçekleştiren ve teminat altına alan, kişiyle toplum arasında denge kuran, emek ve sermaye ilişkilerini dengeli olarak düzenleyen, özel teşebbüsün güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayan, çalışanların insanca yaşaması ve çalışma hayatının kararlılık içinde gelişmesi için sosyal, iktisadi ve mali tedbirler alarak çalışanları koruyan, işsizliği önleyici, milli gelirin adalete uygun bir şekilde dağılmasını sağlayıcı tedbirleri alan, adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini yükümlü sayan, hukuka bağlı kararlılık içinde ve gerçekçi bir özgürlük rejimi uygulayan bir devlet.”

Milli Ekonomi Modeli ve onun siyasi açılımı olan Sosyal Devlet / Milli Devlet tezi, tam bir “Sosyal Hukuk Devleti”nin hayata geçirilmesi projesidir.

Milli Devletin tarif ettiği Sosyal Devlet anlayışının üç ayağı vardır: 1– Sosyal Güvenlik, 2–  Sosyal Hizmet, 3– Sosyal Destek. Bunları tek tek ele alalım.

B) SOSYAL HİZMETLER

Sosyal Devlet’in ikinci ayağı ise “sosyal hizmetler”dir… Bu bağlamda eğitim hizmeti, kültür hizmetleri, din hizmetleri, spor hizmetleri vb. faaliyetleri bu bölümde ele alabiliriz.

1– EĞİTİM HİZMETLERİ

Eğitim bahsinde detaylı olarak bu konuya değineceğiz; ancak burada belirtmemiz gereken yönü, gençlerin eğitim masraflarının, anne–babanın sırtında değil, devletin sorumluluğu içerisinde olduğudur. Bireylerin sahip oldukları kabiliyetleri açığa çıkarmak, onları kendi kültürüne göre eğitmek, çağdaş bilgilerle donatmak öncelikle devletin vazifesidir ve her vatandaşının hakkıdır.

2– KÜLTÜR HİZMETLERİ

Öncelikle milletlerin kendi kültürü, kendi tarihi ve medeniyeti ile ilgili olmak üzere kültürel faaliyetlerin  devlet tarafından finanse edilmesi; bu bağlamda sanatsal faaliyetler için gerekli maddi katkının sağlanması, bu hususta gerekli eğitim kurumlarının sayısının arttırılması Sosyal Devlet’in hizmetleri rasında yer almaktadır. Burada görsel medyaya da değinmekte fayda bulunmaktadır.

Sosyal Devlet, büyük bütçeler gerektirdiği için yapılamayan filmlerin bütçelerini finanse ederek milletin kendi değerlerini nesillere görsel olarak anlatmasına imkan tanıyacaktır.

Yabancı filimler ile o milletlerin kültür bombardımanı altında kalan nesillerin kendi kültürlerini değerlerini görsel olarak sinema mantığı içerisinde öğrenmesi sağlanacaktır.

Özellikle görsel medya son derece stratejik bir alandır. Bu sahada milli bir politikanın varlığı nesillerin yetiştirilmesi ve bilinçlendirilmesi için son derece önemlidir.

Medya ile ilgili bir diğer konu da, gerek yazılı, gerekse görsel yerel medya kuruluşları maddi olarak desteklenecektir.

Yerel medyanın güçlendirilmesi, çok sesliliği sağladığı gibi, demokrasinin de yerleşmesine katkıda bulunacaktır. Örneğin yerel televizyonların uydu kiraları, belli bir tiraja kadar yazılı basının kağıt giderleri devlet tarafından verilen “toplumu bilinçlendiren reklamlar” karşılığı sübvanse edilecektir.

3– DİN HİZMETLERİ

Bireylere din eğitiminin verilmesi ve ibadethanelerin yapılmasının sağlanması yine Sosyal Devlet’in vazifeleri arasındadır. Elbette Sosyal Devlet’in bu özelliği hem devlet–millet kaynaşmasına katkı sağlayacak, hem de din istismarını önleyecektir.

4– SPOR HİZMETLERİ

Sportif faaliyetlerin tabana yayılmasının sağlanması, özellikle gençlerin yetişmesinde zararlı alışkanlıklardan korunmasında son derece önemlidir. Mahalle, köy spor klüplerinin devlet bütçesi tarafından desteklenmesi, çocuklar için geniş oyun ve eğlence komplekslerinin yapılması Sosyal Devlet’in hizmetleri arasında yer almaktadır. Atatürk’ün dediği gibi “sağlam kafa sağlam vücut da bulunur.”

C) SOSYAL YARDIMLAR

Sosyal Devlet’in bir diğer da sosyal desteklerdir. Bunun başında “vatandaşlık maaşı” gelmektedir. Sosyal Devlet, ayrım yapmaksızın bütün vatandaşlarına maaş verecektir.

Bir diğer sosyal destek ise, “belli gelirin altında kalan gruplardan vergi alınmaması”dır. Bu ülkemiz şartlarında yıllık, –2006 yılı için– 100 milyar ve altıdır.

Öte yandan, Sosyal Devlet tarafından isteyen herkese sağlanacak olan sıfır faizli kredi imkanı, kabiliyeti olan herkesin aynı zamanda önünü açmakta  ve gerçek özgürlüğün toplumsal alanda yakalanmasını sağlamaktadır; böylece toplum, aynı zamanda “üretici toplum” olmaya dönüşmektedir.

Bu manada Sosyal Devlet, demek “gerçek özgürlükler devleti” demektir.

Tarım kesimi sübvanse edilmeli; devlet ekonomiye müdahil olarak hem tüketici, hem de üretici kimliği ile piyasalarda bulunmalıdır. Devlet, yer altı kaynaklarını milleti ile birlikte işleterek hem kendi finansmanı için, hem de vatandaşları için ek destek gelirler oluşturmalıdır.

Milli Devlet, gerçek “Sosyal Devlet”tir; çünkü, insandan yola çıkarak, insan ihtiyaçlarının karşılanması, onun huzur ve refahının sağlanması için beşikten mezara kadar tüm hayatını garanti altına alacak projeler, kaynaklarıyla tek tek ortaya konulmaktadır.

Milli Devlet, gerçek Sosyal Devlet’tir; çünkü, fertlerin memnuniyetinin en yüksek düzeyde temin edildiği tezimizde, kişinin devleti ve toplumla olan barışı da bu sayede sağlanmaktadır. Devlet–millet kaynaşması ancak kendine ekonomik ve sosyal açıdan güveni tam bireylerin olduğu toplumlarda sağlanacaktır.

Milli Devlet, gerçek Sosyal Devlet’tir; çünkü, Milli Ekonomi Modeli ile kişilere proje mukabili faizsiz kredilerin verilmesi ile sadece parası olanın değil,isteyen her vatandaşının emeğinin devreye girmesini sağlamaktadır.

Milli Devlet, gerçek Sosyal Devlet’tir; çünkü, sadece belli menfaat gruplarını değil, toplumun her kesimini gözeten devlet anlayışında, her üretim kademesindeki vatandaşının sosyal hakları, ücretleri ve tüm menfaatleri devlet garantisindedir.

Milli Devlet, gerçek Sosyal Devlet’tir; çünkü, tam istihdamın sağlandığı, “tüketim yanlısı analiz” ve politikalarla arz ve talep dengesinin yakalandığı Milli Ekonomi Modeli’yle “sürekli büyüme”yi formülleştirmekte, çağımızın en temel problemlerinden biri olan işsizliğe çözüm getirilmektedir.

Milli Devlet, gerçek Sosyal Devlet’tir; çünkü, devlete ait kaynakların tamamının, “millete ait” olduğu gerçeğinden hareketle yeraltı kaynaklarını devlet–millet ortaklığıyla işleterek gelirini millete dağıtılmakta; geliri 100 milyarın altındaki kesimden vergi alınmamakta; devletin gelir kaynakları sadece vergilerle sınırlı tutulmayarak senyoraj hakkı devreye koyulmaktadır.

Sosyal Devlet / Milli Devlet, elde ettiği gelirlerle vatandaşlık maaşı projesi ile her vatandaşına maaş bağlamaktadır. 

Ev hanımlarına emeklilik hakkı ve doğum yapan her anneye de ikramiye sunmakta, çocuk maaşı vermektedir. Gençleri uzun vadeli faizsiz kredilerle evlendirmektedir. KOBİ’lere, sanayiciye, küçük esnafa proje mukabili faizsiz kredilerle iş ve yatırım imkanı sağlamaktadır. Bütün bunlar Sosyal Devlet olamanın gereğidir.

Sosyal Devlet, kimsesiz yaşlılara maaş bağlamakta, isteyen tüm lise mezunlarını sınavsız üniversiteye almakta, üniversiteliye ise burs sağlamaktadır.

Evi olmayana uzun vadelerle faizsiz kredilerle ev yapacak olan Sosyal Devlet, tarım kesimine, çiftçiye avans ve faizsiz üretim desteği vermektedir. 

Şehit yakınları, dul ve yetimlere sahip çıkarken; emeklilerin maaş kesintilerini kaldırarak onların yüzünü güldürmektedir… Böylece gelir, belli kesimlere değil, milletin tamamı arasında adil bir şekilde paylaştırılmaktadır. 

Milli Devlet, gerçek Sosyal Devlet’tir; çünkü, “insan için devlet” anlayışını hayata geçiren tezde insan hakları, kişinin doğuştan getirdiği haklardır. 

Temel hak ve hürriyetlerin tamamının devlet garantisinde yaşanılması ve korunması, model için vazgeçilmez bir ilkedir. Toplum içinde yaşayan fertlerin bu haklardan kaynaklanan özgürlükleri de yine devlet güvencesindedir.

 

III. BÖLÜM

İNSAN ve DEVLET

A) Tarih Boyunca Devlet Anlayışları

1– Kapitalizm’de Devlet
2– Marksizm’de Devlet
3– Milli Devlet’in Temel Karakteristikleri

B) İnsan Meselesine Bakış

1– Tarihten Günümüze İnsan Hakları
2– Beyannamelerde Kalan İnsan Hakları ve Milli Devlette Korunan Değerler

a– Beyannamelerde Kalan İnsan Hakları
b– Milli Devlette Korunan Değerler
– Emniyetler
– Özgürlükler
– Sosyal ve İktisadi Haklar

3– Kapitalizmde İnsan: Homo Economicus

4– Komünist Anlayışta İnsan

5–Milli Devlette İnsan

6– Milli Devlette Eğitim

a– Eğitim ve Öğretim Kurumları
b– Aile
c– Asker Ocağı
d– Toplum

 

A) TARİH BOYUNCA DEVLET ANLAYIŞLARI

Devletin iktisadi, sosyolojik, hukuki pek çok tanımı yapılabilir.

Hukuk ilmini esas alarak devleti tarif etmek gerekirse; “Devlet, muayyen bir ülke üzerinde, hükümetle temsil olunan, merkezi bir otoritenin hükmü ve gözcülüğü altında muayyen hukuki ve otonom bir nizama bağlı olarak yaşayan insanlardan oluşmuş siyasi geniş bir birliktir” (1).

Türk Dil Kurumu’nun Türkçe sözlüğüne göre devlet, “toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasi bakımdan teşkilatlanmış millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel kişiliktir.”

Bu tanımlardan da anlaşılacağı gibi, bir devletin var olabilmesi için onu var edecek bir millet veya milletler topluluğunun olması gerekir. Yani “insandan ayrı bir devlet”ten bahsedilemez. Batıda devletin, kendini fertlere kabul ettirebilmek için neden zor kullandığı ve mutsuz bireylerin neden devamlı yeni bir sistem arayışında oldukları sorularının cevabı, “insandan ayrı bir devlet” anlayışındadır.

Nitekim İsmail Hami Danişmend, milleti tarif ederken şöyle demiştir:    

“Millet, iki unsurdan oluşan bir karışım demektir. Bunlardan biri maddi, diğeri de manevi unsurdur. Maddi unsur; toprak, nüfus, servet vs.’dir. Manevi unsur; dil, din, örf ve adet gibi şeylerdir...” (2). 

Demek ki, devletlerin asıl vazifesi, varlık nedeni olan milleti var eden unsurların devamını sağlamaktır. Milli Devlet anlayışında milletten ayrı bir devlet düşünülemez. Aksine millet için devlet anlayışı hakimdir.Batı sistemlerinde ise, devletin gelişim tarihi içinde, “devlet tüzel kişiliğinin millet ile olan bağlantısı”nın literatüre girişi dahi çok yenidir. İlk olarak 11. yüzyıldan itibaren  belirmeye başlayan bu dönüşüm, 17. yüzyılda tamamlanmış ve millet–devlet, 1648 Vestfalya Antlaşması ile Avrupa’daki  milletlerarası sistemin temeline oturmuştur. Artık günümüze kadar siyaset literatüründe gelen devlet kavramı, “bir milletin  siyasi örgütlenmesidir” şeklindedir. Yani, Batı, devletin yapılanmasında milletin yerini ancak 17. yüzyılda idrak edebilmiştir.

Sosyo–politik temeli “sınır esası”na dayalı olan millet mutlakiyetçiliğine; sosyo–ekonomik temeli ise ticari kapitalizme dayanan bu yapılanma, 19. yüzyılda Hegel felsefesi ile “devlet, ahlaki idealin gerçekliğidir” tanımını almıştır.

Batının çizdiği bu millet–devlet yapılanmasında önemli olan, belli sınırlar içinde yaşayan insan topluluğunun ortak iradelerini aksettirici hakimiyetten kaynaklanan siyasi bir örgütlenme oluşturmasıdır. Devletin yasama, yürütme ve yargı fonksiyonları bu ortak irade ve hakimiyet esası ile meşruiyet kazanır(3).

Yukarıdaki millet–devlet tarifinde devlet, bir siyasi örgütlenme olarak kabul edilmektedir. Millet ise, bu örgütlenmenin meydana gelmesinde olmazsa olmaz şarttır. Batının, “kurumlar için insan” yaklaşımı, devletin yapılanmasında da vardır. Halbuki uçsuz–bucaksız kainatta mevcut olan her şey insan içindir. İnsan bu zengin malzemeyi şekilden şekle sokacak kabiliyete ve bilgiye sahiptir.

Denilebilir ki, insanlık tarihi, insanın maddeye şekil vermesi, icatlar yapması, bilimsel, sosyal, kültürel, iktisadi her sahada gelişme ve tekâmül vücuda getirme sürecidir.

Tarih boyunca insanlar hep topluluk halinde hayatlarını sürdürmüşlerdir. Fertler kendileriyle barışık olduğu, başka bir ifade ile kendi yararına kazanıldığı dönemlerde toplumlar da mükemmelliği yakalamıştır. En mükemmel cemiyet, insanın kendisine ve topluma en faydalı olduğu zaman vücuda gelmiştir.

“Tarih şahittir ki, insanları, cemiyetleri biraraya getiren ana unsur inanç birliğidir. Diğer bütün unsurlar buna bağlı olarak kendiliğinden gelişir ve yerini alır” (4).

“İnanç birliği insan topluluklarını birbirine bağlayan en önemli harçtır. İnsanları ve cemiyetleri bir araya getiren temel unsurlardan ikincisi kültür birliğidir” (5).

Kültür, inanç ve ideolojinin bir tezahürüdür. Ve inanç birliğine bağlı bir olgu olarak ortaya çıkar. İnanç ve kültür birliğinden sonraki en önemli faktör güç birliğidir.

Bütün bu faktörler devlet kavramıyla yerine oturur. Devlet, insan topluluklarının kurumsallaşmış şeklidir.

Devlet, halkın tamamını kucaklayan bir konumda olmalıdır.

İşte bizim Sosyal Devlet anlayışımızın hareket noktası da budur… Devlet üreticisini, tüketicisini, esnafını, memurunu, köylüsünü, gencini–yaşlısını koruyan ve gözeten; iktisadi anlamda önünü açan; eğitim, sağlık vs. hizmetlerden en üst seviyede faydalanmasını temin eden bir misyon üstlenmelidir.

Milli Devlet anlayışını ele almadan önce bugünün devlet anlayışını ve noksanlıkları ortaya koyarak işe başlayalım.

Mevcut dünya düzeninde geçerli olan sistem, kapitalist sistemdir. Kapitalizm, bugün sadece ekonomik düzen olmanın ötesinde, siyasi boyutu demokrasi, ekonomik boyutu piyasa ekonomisi ve sosyal boyutu da insan hakları olan geniş bir devlet anlayışına dönüşmüştür.


1– Bkz. A. F. Başgil, Devlet Nedir?
2– Prof. Dr. Haydar Baş, Dini ve Milli Bütünlüğümüze Yönelik Tehditler, s. 221
3– Ana Britannica, Devlet bahsi, s. 236
4– Prof. Dr. Haydar Baş, Makalat, s.173
5– Prof. Dr. Haydar Baş, age. s. 173–174


I. KAPİTALİZM'DE DEVLET

Kapitalist anlayışların devlet kavramına nasıl yaklaştıklarını, tarihsel olarak kapitalist düşünce içerisinde devletlerin nasıl bir evrim geçirdiğini anlamak için öncelikle kapitalizmin üzerine oturduğu temelleri  yeniden hatırlamamız gerekmektedir.Bunlardan bir tanesi kaynakların sınırlı ihtiyaçların sınırsız olması  diğeri de piyasaların kendi kendine dengeye ulaşabileceği yanılgılarıdır.

“Kaynakları sınırlı, ihtiyaçları sınırsız” olarak gören anlayış, elbette bu kaynakların herkese yetemeyeceği, ancak mutlu bir azınlığı tatmin edeceği sonucuna varacaktır.

Bu düşüncenin ürünü olarak hayata geçirilecek bir devlet yapılanması ise, vatandaşlarının ihtiyaçlarını karşılamak üzere değil, aksine mutlu azınlıkların ihtiraslarına cevap vermeye odaklanacaktır.

Yukarıda ifade ettiğimiz kaygılardan dolayı kapitalist zihniyet  hep üretime ve kazanca odaklanmıştır. Sömürgeci ve emperyalist anlayışlarda bu düşüncenin ürünleridir.

Çalışan kesimin ve işçi sınıfının ezilmesi, buna karşı sosyalist ve anarşist modellerin anti tez olarak kapitalizmin karşısına konması yine bu yanlış uygulamaların neticesidir.

Kapitalist süreç içerisinde ulus devletlerin ortaya çıkması ve çeşitli değişikliklere uğraması, hep bu temel kaygılara bağlı olarak gelişmiştir.

Bu mantık içerisinde devlet, hep kural koyucu; zaman içerisinde uluslar üstü bir kimlik kazanan mutlu azınlığı koruyucu bir tavır içerisindedir.

Bu anlayış içerisinde vatandaş olmak belli hakları elde etmekten ziyade, belli sorumlulukları kabul etmek manasına gelmektedir.

Kapitalist devlet anlayışını daha gerilerden ele almak mümkündür; ama 1648’de yapılan Westphalia antlaşması ile Batı dünyasında ulus devlet yapılanmasının temeli atılmıştır.

Bu tarihten sonra feodal yapıyı terk etmiş, içişlerinde bağımsız, uluslar arası hukukta tek yetkili, vatandaşları ile olan hukukunu kendi belirleyen ulus devletler dönemi başladı.

Bu dönemin başlaması, esasında büyüyen ticaret hacminin kendisine güvenli ticaret bölgeleri aramasının bir sonucudur. Ulus devletlerin sınırları kapitalist zihniyet için güvenli bölgeler haline geldi.

Bu ticareti elinde bulunduranlar için, “ulus devletlerin koruyuculuğu” güvenli bir liman vazifesi görmekte idi.

18. yüzyıla kadar devam eden sömürgecilik anlayışı ve ileriki yıllarda ortaya çıkan çağdaş sömürgecilik olan emperyalizm, ulus devletler üzerinden mutlu bir azınlığın dünyayı sömürmesinden başka bir şey değildir.

Zaman içerisinde bu global odakların daha büyük kazanç elde etme hırsı, “daha büyük pazar” ihtiyacını ve yerel kaynakların ve gelirlerin kontrolünü sağlayacak küreselleşme sürecini başlattı. Bu süreçte artık ulus devletlerin geçmişteki misyonunu DTÖ, IMF, DB… gibi kuruluşlar üstlenmiştir.

Kapitalist düşünce, kendi mantığı içerisinde hiçbir zaman devlet olgusuna karşı olmamış; aksine desteklemiştir. Bugün dahi küreselleşme sürecinde ulus devletler tasfiye ediliyor derken; bizim kastettiğimiz zaman içerisinde ulus devletlerin değişim geçirdiklerini anlatmaktır.

Nitekim “devleti küçültelim diyenler”in, devletin, yüksek kâr getiren kurumlarını global tefecilere devretmesini, madenlerini yok pahasına bu odaklara satmasını kastederler. Ama aynı devlet, vatandaşlarından vergi toplama noktasında olabildiğince güçlü ve zorlayıcı olmalıdır. Aksi taktirde global tefecilerin faiz gelirlerini karşılamak mümkün olmayacaktır.

Yani globalleşme sürecinde devlet kabuk değiştirmektedir. 

Maliyeti yüksek yatırımlar ilk yıllarda devletlere yaptırılmış, simdi ise bu kârlı yatırımlar, bedava fiyattan global şirketlere devredilmektedir. Vatandaşların gelirlerinin global tefecilere aktarılması için arada köprü vazifesi görecek olan bir kuruma ihtiyaç vardır.

Bu sebeple yüksek meblağlarda bu odaklara borçlandırılan devletler, faiz ödemesi adı altında vatandaşlarından topladığı vergileri global sermaye sahiplerine aktarmaktadır. 

İlk dönemlerde mutlu azınlıklar, ulus devlet yapılanması üzerinden vatandaşların gelirlerine hakim olurken; zaman içerisinde büyüyüp gelişmiş ve global bir kimlik kazanmıştır. 

Bu değişime bağlı olarak artık global odakların çıkarlarına hizmet etmesi gereken devletlerin de bir değişim geçirmesi kaçınılmazdır.

Kapitalist süreç içerisinde despot devlet anlayışına karşı başlayan özgürlükçü halk hareketleri, zaman içerisinde liberalizm adını alarak felsefi bir temel kazanmıştır. Ancak günümüzde  özgürlükler adına yapılanlar, ulus devletlerin tasfiye edilerek global sermaye sahiplerinin onların yerini almasıdır.

Liberalizm, dünyada bulunan birçok kral yerine, halkları dünya krallığının kontrolüne teslim etmektedir. 

Liberal anlayışın kıskacındaki ulus devletler, Sosyal Güvenlik harcamalarını kısmalı, daha çok vergi toplamalı ve topladığı bu vergileri, global odaklara faiz ödemesi olarak aktarmalıdır.Kapitalizmin tarif ettiği devlet, global odaklara bağımlı, onlar adına vatandaşlarının gelirini toplayıp bu odaklara teslim eden, yine global firmaların ele geçirdiği kaynakların bekçiliğini yapan bir devlettir.

Örneğin; Carlos Menem, Arjantin’de çıkardığı yasalarla madenlerin ancak yabancı firmaların işletmesine imkan verdi. Çıkartılan madenin sadece % 3’ü devlete vergi olarak verilirken; bu madenleri, Patagonya limanlarından yurtdışına çıkaran global firmalar devletten % 5 ihracat teşviki almaktalar.

Yani hem madenler bedavadan bu global firmalara devredildi, ayrıca % 2 de üstüne para verilmeye başlandı (6).

Bu konuda başta ülkemiz olmak üzere yüzlerce örnek sunmak mümkündür. Ancak geleceğimiz nokta kapitalist anlayışta devletlerin  global tefecilerin çıkarlarının bekçiliğini yaptığını söylemek olacaktır.

Toplanan vergiler, halklara hizmet olarak aktarılmadığı, Sosyal Güvenlik ve kamu harcamaları kısıldığı için, halklar, hükümetlere kızmakta ve onları değiştirmektedir. Asıl fail ise hep arkada gizli ve sürekli yerinde sabit durmaktadır.

Global odaklar, hane halklarından, istediklerini devletler kanalı ile onlara yaptırırken; devletlere de istediklerini global kuruluşlar ve kalkınmış kabul edilen ülkeler üzerinden yaptırmaktadır.

Yeri gelmişken belirtelim ki, başta ABD ve AB olmak üzere kalkınmış kabul edilen ülkelere baktığımızda, gelir dağılımdaki adaletsizlik, güney ülkelerinden farklı değildir. Onlar da bu global senaryonun bir taraftan parçası; ama diğer taraftan kurtlar sofrasının yemeği konumundadırlar. Nitekim ABD’de 20 milyona yakın evsiz olduğu tahmin edilirken; son 55 yılda ABD’de bulunan şirketlerin toplam vergi içerisindeki ödedikleri miktar % 40’tan % 7’ye düşmüştür (7).

Kapitalizmin devletleri getirmek istediği nokta, “off shore devlet”ler konumudur. Yani, global odakların vergi vermedikleri, vatandaşların gelirlerinin finanssal oyunlar ve faiz ile ele geçirildiği bir dünya hedeflenmektedirler. 1930’lu yıllardan 1980’lerin sonuna kadar kapitalist modelin tavsiye ettiği ve sosyal yönü günümüz uygulamalarına göre daha öne çıkan devlet anlayışı, kapitalist modellerin halktan yana olduğunu göstermez.

Bu dönemde yapılan sosyal uygulamaların temelinde iki sebep vardır. Birincisi devletler, Sosyal Güvenlik ve kamu harcamalarında teşvik edilerek bütçe açığı vermeye zorlanmış; tabi ki, bu açıklar global tefecilerden para satın alınarak kapatıldığı için zaman içerisinde devletler bu global odaklara bağımlı ve borçlu hale getirilmiştir. Yani kapitalist modelde Sosyal Devlet global tefecilerin rant kapısı olmuştur. Devletlerin borç batağına sürüklenmesine sebep olmuştur.

Bu sayede faiz gelirleri elde eden bu odakların artık elde ettikleri faiz ile paraları katlanarak büyüyüp trilyonlarca dolar seviyesine ulaştığı için, şimdi devletlerden her türlü harcamayı kısarak kendilere aktarmasını istemektedirler.

İkinci sebep ise, ezilmiş halk yığınlarının sokağa dökülmesi ve tepki olarak dünya sahnesinde sosyalist ve anarşist görüşlerin kendilerine hayat bulması, kapitalizmin, halkların ağzına bir parça bal sürmesini zorunlu kılmıştır.

Kapitalizmin bir dönem ağza bal çalma mesafesinde olan sosyal uygulamaları ile Milli Devlet modelimizde yer alan sosyal uygulamalar arasında mukayese bile edilemeyecek kadar, hem mantalite, hem de uygulama farkları vardır. Buna kitabımızda geniş olarak değinmekteyiz. Kapitalist süreç içerisinde ulus devlet fikrinin de babası kabul edilen Makyavel’in (8), görüşlerine de kısaca değinmemiz gerekecektir. Çünkü başta ABD olmak üzere kapitalist düşünce üzerine inşa edilmiş devlet yapılanmalarının tamamında Makyavel düşüncenin etkisini görmek mümkündür.

Makyavel’in IL Prıncıpe isimli eserindeki bazı genel kurallar şunlardır:

– Amaca ulaşmak için her araç yasaldır.
– Kötülükleri birden yap çabuk unutulsun; iyilikleri azar azar yap, vatandaşlar sana bağlı kalsın.
– Vatandaşları kendine muhtaç et.
– Seçilinceye kadar cömert, seçildikten sonra cimri ol.
– İnsanlara merhametli, dindar, bilge, doğru ve adil gözük ki, halk seni zaten uzaktan tanıyamaz; senin gerçek yüzünü az bir kesim anlar. Onlar da çoğunluk arasında seslerini duyuramaz.
– Verdiğin sözün sana zararı varsa tutma.
– İktidara gelmek için kurnaz ol.
– İnsanlar senden korksun.

İşte bu ve benzeri görüşler, üzerine oturan kapitalist devlet anlayışı, bugün de Makyavelist sıfatları fazlası ile korumaktadır.

Kapitalist anlayışta, Fukayama’nın Tarihin Sonu teorisi, aslında Yeni Dünya Düzeni’nin de başlangıcıdır. Çünkü ABD Başkanı G. W. Bush’un Körfez Savaşı sırasında dile getirdiği yeni dünya düzeni, “insan hakları ve piyasa–pazar ekonomisi” olarak ifade edilebilecek devlet ve ekonomi anlayışlarını bundan sonra silah zoruyla tüm dünyaya kabul ettireceğinin ilk sinyalleriydi (9).

Bu düzene yönelik tepkiler nedeniyle, hiçbir devlet yetkilisinin kapitalizm dememesi de ayrıca dikkat çekicidir. Bundan sonra ideoloji olarak kapitalizmden değil, dünya halklarına tek süper güç olarak kalan ABD tarafından zorla dayatılan demokrasi ve insan haklarından bahsedilecektir.

Körfez Savaşı sonrasında Somali, Bosna ve Kosova müdahaleleri ile devam eden “yeni düzen”, 11 Eylül saldırılarının arkasından Afganistan ve Irak’ta sürmüş; silah zoruyla demokratikleştirme çalışmaları BOP adı altında tüm dünyada meşruiyet zemini aramaya  çalışmaktadır.

BOP ve Ilımlı İslam projeleri ile 22 İslam devletinin sınırlarını, sistemlerini ve hatta inançlarını kendi koyduğu kurallara göre değiştireceğini ilan eden ABD yaklaşımı, Batının 21. yüzyılda adına açıkça “kapitalizm” demediği sisteminin demokrasi anlayışını vahşice hayata geçirilmesidir.

Bush’un binlerce masum Iraklıyı katlettiği saldırı için, “Irak savaşına yol açan kitle imha silahları istihbaratının büyük ölçüde yanlış çıktığını itirafı”, Batının sırf kendi menfaatleri için binlerce insanı katletmekten çekinmeyen devlet politikasıdır. Bu itirafa rağmen Irak’tan çekilmeyeceklerini söyleyen Bush, “Dünyaya ABD’nin sözünü tutamadığı mesajını veririz, bölgedeki diktatörler bize gülerler...” diyebilmektedir (10).

BOP örneğinde gördüğümüz gibi demokrasi uygulamalarının asıl amacı devletlerin parçalanarak küçültülmesidir.

Küreselleşen dünyada sınırların kalkmasından bahsedenler, artık büyük ve güçlü devletlere değil, küçük devletlere ihtiyaç olduğundan bahsetmektedirler. Bunun uygulanmasında yürürlükteki sitemin bazı kuralları veya işleyişiyle ilgili konular, söz konusu küresel talepler doğrultusunda bizzat devlet eliyle değiştirilmektedir.

Devlet mekanizmasının faydasını, gelişmiş ülkeler, çokuluslu şirketler ve AB gibi geniş ölçülü kuruluşlar görürler. Kuralları koyanlar, ülkelere ve devletlere kaidenin bozulmaması için demokratik rejimleri en geniş ölçüde yerleştirmek, insan haklarına yaygın biçimde uyulması ve serbest piyasa ekonomisinin piyasalarda uygulanmasını şart koşarlar.

IMF, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler gibi kuruluşların gelişmekte olan ülkelerden kalkınma adına istediklerine baktığımızda bu hakikat açıkça görülecektir.

Zorla kabule dayanan bu sistemde, devleti var eden vatan daşların hak ve menfaatleri diye bir düşünce tarzına rastlamak mümkün değildir. Küresel mantığa göre devlet denilince, sistemin ve hedef aldığı kesimin devamıdır önemli olan... Batı felsefesinin önde gelen düşünürü Platon, Devlet isimli eserinde, adaleti şöyle tarif etmiştir: “Adalet, güçlünün işine gelendir. Sonuna kadar varan bir adaletsizlik, hür adama adaletten daha çok yakışır.”

16. yüzyılda Thomas More, Ütopya adlı eserinde Batı medeniyetinin hayalindeki devleti yazmıştır. Her şeyin maddeye dayalı olduğu bu devlette, 54 büyük şehri bulunan hilal biçimindeki bir adadan, evlerden, çiftliklerden, zirai alanlardan ve çalışan insanlardan bahsetmektedir. Çalışma saatleri,  şehirlerdeki ev sayıları, aile bireylerinin sayısı vb. her şeyin matematiksel rakamlara bağlandığı bu devlette, duyguya ve inanca yer yoktur. Yönetim sistemlerine baktığımızda aynı maddeci anlayışın devamı olarak kurallar oluşturulduğunu görmekteyiz. Liberal ve kapitalist anlayışlarda devlet, genel manada, sermayeyi elinde bulunduran zümrenin haklarını koruyan bir misyon üstlenmiştir.

“Zira kapitalizm, tarihsel olarak özel mülkiyet ve yarışma mekanizmalarından geçen bir zenginleşme tekniğidir” (11).

Bu yönüyle kapitalizm, “doğal seleksiyon” fikrine, yani güçlü nün hayatta kalacağı, zayıfların ise ezilip yok olacağı fikrine dayanan Darvinizmin iktisadi ve siyasi yansımasıdır. Kapitalizm sermaye egemenliğine dayanır. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra ve 20. yüzyılın içerisinde serbest piyasa ekonomisi yoluyla, faiz başta olmak üzere başka bir takım yöntemlerle sermayenin tekelleşmesinin önünü açan kapitalizm, fertler arasında ciddi bir gelir dengesizliğine sebep olmuştur. Bugün, ABD ve AB ülkelerinde mutlu küçük azınlıklara karşın,  yoksul ve mutsuz insan kitlelerinin varlığı bu uygulamanın neticesidir. Böyle bir ortamda devlet, sadece sermaye sahiplerinin hâmisi konumundadır. Oysa devletin fonksiyonu, sermayenin belli ellerde birikiminin önünü açmak değil, toplumun bütün birey ve sınıflarının mevcut imkânlardan adaletli bir biçimde yararlanmasını sağlamaktır.

Ancak kapitalizmde;

– Faiz yoluyla tekelleşen sermaye, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapmıştır. Kapitalizmin hakim olduğu toplumda kimse bu labirenti aşamaz.
– Bu uygulamanın sosyal bir yansıması olarak, söz konusu toplumlarda tabana inildikçe refah seviyesi düşer. İnsanlar eğitim hakkını, yönetime katılma, seçme, seçilme hakkını zengin sınıflarınki gibi kullanamaz. Sağlık vb. gibi en temel hizmetlerden olması gerektiği gibi yararlanamaz.
– Kapitalist toplumda para stoklanmıştır. Piyasalarda elden ele dolaşmaz. İşçi hakları, sendika hakları vs. sık sık gündem edilse bile bir işçi hiçbir zaman işçi olmaktan kurtulamaz. Sosyal Devlet projemizde ise, bunun tam tersi olarak, en alt kademedeki bir işçinin dahi, çalışkanlığı ve kabiliyeti nispetinde bir işveren olması mümkündür. Çünkü para, faiz yoluyla stoklanmayacak, piyasalarda dolaşacak, herkese proje mukabili kredi imkanı tanınacaktır. Zira, Sosyal Devletin en önemli görevlerinden biri budur.


6– Bkz. Pablo Waisberg, Maden şirketleri, Yağma, Ölüm ve Direniş: Arjantin örneği 159
7– Prof Stephen Bezruchka, Washington Un. Tıp Fak Kamu Sağlığı ve Topluluk Tıbbı Bölümü 
8– Niccolo Machiavelli, 1469–1527
9– Bkz. Türk Dış Politikası, Editör: B. Oran, s. 210
10– Yeni Mesaj, 20 Aralık 2005
11– Bkz. Prof. Dr. Beşir Hamitoğulları, Çağdaş İktisadi Sistemler, Ankara, 1986, Savaş Yay.

23.05.2010 TARİHLİ EKLEME

23.05.2010 tarihinde yapılan Bağımsız Türkiye Partisi 4. Olağan Büyük Kongresi tarafından mevcut Parti Programının sonuna yapılan eklemeye ait metin aşağıdaki gibidir.

I. BTP'NİN EHLİ BEYT AÇILIMI;

1. Bırakınız Alevi vatandaşlarımız din hürriyetini doya doya yaşasın! Çöldeki insanı bir bardak su ile kandırmayalım. Ehli Beyt aşıkları bırakalım da tertemiz nehirden kana kana dilediğince su içsin!

2. Alevi vatandaşlarımızı sözde bir demokratik zenginlik unsuru değil, kurucu iktidarın ta kendisi yapalım.

3. İnancımız odur ki, Alevi vatandaşlarımız azınlık değil, ülkenin sahibidir. Sorunlar ancak bu temel prensip ile Hakikat'e, ilme, tarihin gösterdiği doğru yoldan yana tavır alarak çözülür.

4. Hz. Ali'siz bir Din olabilir mi? Aleviliğe hayır demek Dine - İslam'a da hayır demektir. O nedenle ille de Ali, ille de Ali diyoruz.

5. Diyanet İşleri Başkanlığı Alevi vatandaşlarımıza lütfen - keremen değil, tüm boyutları ile açılacak. Diyanet İşleri Başkanlığı Ehli Beyt sevgisi ile yeniden yapılandırılacaktır.

6. Milli eğitim'e ait ders kitaplarında var olan ve Alevilik aleyhine yazılı tüm yanlış-olumsuz değerlendirmeler kaldırılacak onun yerine bizzat Alevi dedelerinin ve bu konuda ihtisas yapmış yetkin kişilerinin kaleme aldığı kitaplar okutulacaktır.

7. Ehli Beyt Üniversitesini kuracağız. Sadece Alevi vatandaşlarımız değil, milletin tamamı Ehli Beyt'i buradan öğrenecektir. Bu üniversite sadece Anadolu'ya değil, dünyanın dört bir yanma hizmet götürecektir.

8. Dede ve zakirlerin cem evlerine tayin edildiklerinde sosyal güvenlikleri sağlanacak ve en üst seviyede maaş ve lojmanlarına kavuşacaktır.

9. İmar planlarında projelendirilmiş cem evlerine yer verilecektir. Cem evlerinde özgürce ibadet yapabilme yasal statüye kavuşturulacaktır Cemevleri bir ibadethane, insanımızı olgunlaştıran merkezler, halkımızın kalbinin çarptığı, her türlü din hizmetinin verildiği yerler olarak hak ettiği yasal statüye kavuşturulacaktır.

10. Sağ-sol ayrımı ne kadar suni, ise Alevi - Sünni gibi ayrılıklar da o kadar yapaydır. Alevi vatandaşlarımıza teşekkür etmeliyiz ki, bu tuzağa şu ana kadar düşmemişlerdir.

11. Bu tuzağa düşülmemişse bunun bir nedeni de sağduyulu Alevi kuruluşlarımızın yaptığı önderliktir. O nedenle bu teşkilatlara devlet hizmet etmeyi bir vazife kabul etmeli ve bu hizmet kurumsallaşmalıdır.

12. Toplum tarafından kabul görmüş kavramlarla oynanarak ülke bir çatışma ortamına sürüklenmiştir. Bu kavramlardan biriside Ehli Beyt'tir. Bu oyunu bozmanın yolu Ehli Beyt'e sahip çıkmak Ehli Beyt'e hizmet etmektir. Bunu kabul etmeyen hiçbir çıkış çözüm değildir.

13. Alevi Çalıştayı vesaire gibi toplantılar göstermelik olmayacaktır. Hükümetin yön verdiği, Ali’siz bir Alevilik buralarda dayatılmayacaktır. İktidar elinde kalem Alevi vatandaşlarımızın dediklerini not alacak ve sonra da bunun gereklerini ifa edecektir.

14. 60. Hükümetin yaptığı hiçbir açılım çözüm değildir. Açılımların yarayı kangrene
çevirmekten başka bir şeye hizmet etmediği görülmüştür. Bunun temel nedeni hükümet
yetkililerinde vatandaşlarımıza hizmet etme aşkının olmamasıdır. Onlar ellerine verilen
metinlerle hareket ettikleri için, Ehli Beyt-i tanıyıp sevemedikleri için ve tarihsel
yanlışlarla kafaları dolu olduğu için isteseler de hizmet edemezler.

15. Ülke en kritik süreçten geçerken siyaset samimi projeler üretmeli, tüm çatışma alanlarını ortadan kaldırmalıdır. Ve bundan bir sinerji üretmelidir. Tıpkı 13. yüzyılda olduğu gibi Ahmet Yeseviler, Hacı Bektaşi Veliler ve Hacı Bayramı-ı Velilerin ufku ile bir İnanç, Millet ve Devlet inşa etmeliyiz.

16. Alevi kesimin din hizmetlerine cemevlerine ve çalışanlarına dair bir teşkilat yasası acilen çıkartılacaktır.

 

III. DİYANET İSLERİ BAŞKANLIĞI

1.Yıllardan beri Teşkilat Yasası'ndan mahrum kalan Diyanet İşleri de acilen Teşkilat Yasası'na kavuşturulacaktır.

III) Asgari ücret 3000 TL. olacaktır. (not: asgari ücret 26.05.2013 de yapılan 5. 0lağan Büyük Kongrede 4000 TL. yapılmıştır.)